"İtikadımca kelb tahirdir” Ayşe HÜR/izmirizmir.net

BÜLBÜLÜN ÇEKTİĞİ
16/17. yüzyılda yaşamış hicivleriyle (taşlama) tanınan Divan şairi Nef’î’ye atfedilen meşhur dizeler şöyledir: “Tahir Efendi bana kelb demiş/ İltifatı bu sözde zahirdir/ Mâliki mezhebim benim zira/ İtikadımca kelb tahirdir.”

Divan edebiyatında ‘bir sözü birden fazla anlama gelecek biçimde kullanarak amacı gizleme’ anlamına gelen ‘tevriye’ sanatını kullanan Nef’î’nin kendisine sataşan Müftü Tahir Efendi’ye cevaben yaptığı sözcük oyununu anlamak için Arapçada ‘tahir’ in ‘temiz, ‘kelb’in ‘köpek’ olduğunu, Maliki mezhebine göre köpeğin temiz bir hayvan (yani ‘abdest bozmayan’) sayıldığını bilmek yetiyor. Hicivlerini Siham-ı Kaza (Kaza Okları) adlı eserinde toplayan Nef’î’nin bir de her beytin sonuna hakaret anlamına ‘a köpek’ ibaresini koyduğu kasidesi var. Asıl adı Ömer olan, ilk mahlası ‘Zarrî’ yani ‘zararlı’ olan, ‘yararlı’ anlamına gelen Nef’î mahlasını Gelibolulu Mustafa Ali’nin verdiği keskin dilli şairin sonunu, çocukluğundan beri hamiliğini yapan IV. Murad’ın sadrazamı Bayram Paşa için yazdığı hiciv getirmiş, Nef’î 1635 yılında yağlı kementle sarayın odunluğunda boğulduktan sonra cesedi denize atılmıştı.

NE DEMEK İSTEDİ? Nef’î’yi aklıma getiren Başbakan Erdoğan’ın 12 Şubat 2009 günü, Sivas’taki seçim mitinginde gazeteci Bekir Coşkun’a gönderme yaparak “Ama bunların şu anda yandaş medyaları var. Yandaş medyaların oralarda yandaş köşe yazarları da var. Oralarda benim vatandaşıma ‘AKP’ye oy vermişse yakıştırdıkları şu: ‘Bunlar göbeğini kaşıyanlar’ Bu, bu ülkede bu tür tiplerin nerede bulunduğunu gösteriyor. Bunların milletle işi yok. Bunların sevgili köpekleri vardır, onlarla yatar onlarla kalkarlar” demesi oldu. Başbakan ‘tevriye’ sanatı yaptıysa bilemem ama bu cümlelere sinmiş köpek antipatisi de, ‘yandaş medya’ diye kodlanan muhalif basın antipatisi de çok üzücü. (Doğan Yayın Holding’e kesilen 826,3 milyon liralık vergi cezasının da bu antipatiyle ilgisi var gibi görünüyor.) 17 Şubat 2008 tarihinde yine Başbakan’ın basına yönelik sert eleştirileri üzerine ‘İktidar basının uysalını sever!’ başlıklı bir yazı yazdığımdan, bu haftayı ‘köpek’ meselesine ayırdım. Yazının sonuna eklediğim kedi bölümü ise Taraf’ın yeni yazarı, kedisever Oya Baydar’a ‘hoş geldin’ demek için.

Türkmenistan’dan ithal mi?
Bizans döneminde İstanbul sokaklarının hâkimi kedilerdi. Ama 1453’ten itibaren durum değişti ve egemenlik köpeklere geçti. Köpeklerin Fatih’in ordusundaki Türkmenlerle birlikte geldiği rivayet edilir. İstanbul’u 1665’te ziyaret eden Fransız seyyah Jean de Thèvenot, şehir halkının köpekleri nasıl koruduğunu, hatta bazı zenginlerin ölümlerinden sonra köpeklerin bakımı için kaynak bıraktığını övgüyle anlatır. Köpek taifesinin durumu 1701’de şehri ziyaret eden Fransız botanikçisi P. de Tournefort’u öyle etkiler ki, bilim adamı bitkileri bırakıp bir süre köpekleri gözler. Notlarında sırf köpeklere verilmek üzere et satan satıcılarından, köpeklerin yaralarını saran, yatmaları için altlarına saman koyan, barınabilmeleri için küçük yuvalar yapan şehir sakinlerinden övgüyle söz eder.

“Öldürmüyorlar ama…”
Kutsal Topraklara yaptığı bir gezi dolayısıyla 1867 Ağustosu’nda İstanbul’a gelen Amerikalı hiciv yazarı Mark Twain ise, 1869’da Innocents Abroad adıyla yayınlanan gezi günlüklerine madalyonun arka yüzüne bakar: “Konstantinopolis’in ünlü köpeklerinin yanlış tanıtıldığına, onlara iftira edildiğine inanmış gibiyim. Okuduklarımdan gelen bir şartlanmayla, bu köpeklerin yolları tıkayacak kadar kalabalık olduğunu, müfrezeler, bölükler ve alaylar halinde dolaşıp, istediklerini vahşi ve kararlı saldırılarla elde ettiklerini, geceleri korkunç ulamalarıyla bütün sesleri bastırdıklarını sanıyordum. Oysa burada gördüklerimin okuduklarımla aynı köpekler olmasına imkân yok. Her yerde köpek görüyorum doğru, ama öyle kalabalık gruplar halinde değil. En çok on veya yirmi tanesini bir arada gördüm. Bunların büyük kısmı gece-gündüz uyuyorlar. Ayaktakiler ise uyumak istermiş gibi geziyorlar. Hayatımda hiç bu kadar aç, sefil, mahzun bakışlı, kalbi kırık sokak köpekleri görmedim… Köpekler şehrin çöpçüleri… İnsanlar da onları öldürmek istemiyor. Gerçekten öldürmüyorlar… Öldürmüyorlar ama öldürmekten beter ediyorlar. Bu zavallı köpekleri ölesiye tekmeleyip taşlıyor, haşlıyor, sonra eziyet içinde yaşamaya bırakıyorlar…”

Namık Kemal’in işleri
O yıllarda herkesi şaşırtan ise, İstanbul’da kuduz hastalığının olmamasıdır. Bunun kötü beslenme ve sınırsız cinsel özgürlük sonucu ortaya çıkan bir çeşit mutasyondan kaynaklandığı tahmin edilir. Ancak 1872’de Gelibolu’da bir kadın ve çocuğun köpekler tarafından ısırıldıktan sonra kuduz hastalığına tutulması üzerine Gelibolu’nun çiçeği burnunda mutasarrıfı, ‘vatan şairi’ Namık Kemal ilk köpek tehcirini uygular. (Mutasarrıf, Osmanlı devlet teşkilatında Tanzimat’tan sonra kaza ile vilayet arasında idari kademe olan sancağın en yüksek idarecisine verilen addır. Namık Kemal’in Tercüme Odası ve Şûra-yı Devlet üyeliği dışındaki bütün memuriyet hayatı mutasarrıf olarak geçmiş, Gelibolu, Midilli, Rodos, Sakız gibi yerlerde mutasarrıflık yapmıştır. Ancak bu görevler onu İstanbul’dan uzaklaştırma amacını güden tayinlerdir.) O yıllarda kuduz aşısı henüz bulunmamıştır, dolayısıyla Namık Kemal’in çaresi yoktur. Gelibolu’nun köpeklerinden bir bölümünü yakınlardaki Galata Burnu denilen ıssız yere, bir bölümünü ise karşı yakadaki Lapseki’ye gönderir.

Modernleşmenin acı yüzü
İstanbul’da ise durum zordur. 19. yüzyılın başında şehrin bu dört ayaklı sakinlerinin sayısı 40-50 bine ulaştığı rivayet olunur. Avrupa’da ‘sokak köpeği’ kavramı, tam bu tarihlerde ortadan kalkmış, köpekler evcilleştirilerek evlere sokulmuştur. Modernleşmenin gereği olarak köpeklerin sokaklardan uzaklaştırılması bizde farklı yoldan olur. Çünkü İslam dini, evde köpek beslemek konusunda yeterince esinlendirici değildir.

İkinci köpek tehcirini atı için Karacaahmet’te kubbeli bir mezar yaptıracak kadar ileri giden II. Mahmud yapacaktır. Modernleşmeci padişahımız, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra ilk iş olarak sokak köpeklerini bir gemiye doldurarak halk arasında Hayırsız Adalar diye anılan üç adadan biri olan Sivri Ada’ya (diğerleri Yassı Ada ile Tavşan Adası’dır) gönderir. Ancak yolda fırtınaya yakalanan gemi, köpekler ile birlikte sahile vurunca bu trajik olay halkın tepkisini çeker. II. Mahmud’un müneccimlere danışmadan yaptığı bu iş için Allah’ın ceza vereceğinden korkanlar, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın birkaç yıl sonra Kütahya önlerinde boy göstermesini bu olaya bağlarlar.

Tehcirden başka yol yok mu?
Üçüncü köpek tehciri, Çırağan Sarayı’nın bahçesinde bir ‘Arslanhane’ inşa ettiren, arslan heykelleri yaptırmak için İtalya’dan heykeltıraş getirten, Bağdat’tan 165 Arap atı, üç arslan, bir Van kedisi ve bir sansar getirten Abdülaziz döneminde (1861-1876) yapılacaktır. Gemilere doldurulan köpekler, Hayırsız Adalara sağ salim ulaştılarsa da, bir süre sonra İstanbul’un çeşitli semtlerinde yangınlar çıkınca, uğursuzluğu gidermek için köpekler tekrar şehre getirilir. Ancak, 1875 veya 1876’da İstanbul’a gelen İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in “Bilhassa Pera’da ve Galata’da zavallı hayvanlar o kadar hırpalanırlar ve dövülmeye o kadar alışmışlar ki, bir değnek gördükleri anda kaçarlar ya da kaçmaya hazırlanırlar” demesine ve İstanbul’un yabancı sakinlerinden Dorine I. Naeave adlı hanımın ‘bu baş belalarından kurtulmak için’ sandalcılara para vererek köpekleri nasıl toplatıp karşı kıyıya postaladıklarını, buna karşılık karşı kıyı sakinlerinin nasıl iki katı para verip köpekleri tekrar kendi yakalarına gönderdiklerini anlatmasına bakılırsa, halk ne köpeksiz ne de köpeklerle yaşamaya razı olmaktadır.

Bedavaya belediye hizmeti
Eski İstanbul Hatıraları adlı kitabın yazarı Sadri Sema (Mehmed Sadreddin Aydoğdu), 19. yüzyılın sonundaki durumu şöyle anlatıyor: “Sokak köpekleri bir taraftan da o günlerin adı var, kendi yok belediyesinin, beyaz kemerli belediye kavaslarının belediye çöpçülerinin muavinleri ve yardımcıları idi. Sokaklara atılan süprüntülerin çoğunu bu köpekler toplar, yok ederlerdi. Yine bu sokak köpekleri istibdad zabıtasının da fahri efradından idi. Mahallerinde gece karanlığında bir yabancı, hele kılıksız kıyafetsiz bir serseri geçse üstüne atılırlar, hudut harici ederler, bununla da iktifa etmiyerek feryadı basarlar, polisleri, zaptiyeleri, bekçileri uykudan uyandırırlar, halkı ayaklandırırlardı. Bu köpeklerin hırsızı tartakladıkları, kundakçıyı yaraladıkları, zamparayı yakaladıkları da çok olmuştur.”

Fanatik bir Abdülhamit düşmanı olan yazarın durumu abarttığı düşünülebilir ama bu satırlar, Türklerin köpek sevgisine pek inanmayan ve köpeklere gösterilen müsamahanın ardında bir çeşit ‘bedavaya belediyecilik’ mantığı yattığını iddia eden II. Mahmut döneminin ünlü Prusyalısı Helmut von Moltke’nin sözleriyle uyum içindedir.

Modernleşmenin acımasız yüzü
Ancak II. Meşrutiyet dönemi belediyecilik hizmetinin sokak köpeklerine bırakılmayacağı kadar karmaşık bir dönemdir. Dolayısıyla, sokak köpeklerine gösterilen hoşgörünün sonuna gelinmiştir. Ancak, bu iş son derece vahşi biçimde yapılır. 1910 yazında Şehremini Suphi Bey sokaklardaki başıboş dolaşan tam 80 bin köpeği Hayırsız Adalara göndermeye karar verir. Ahali yine ‘uğursuzluk getirir’ diye karşı çıkar. Bu işle görevlendirilen serseriler, işsiz güçsüzler ve sabıkalılar demir kıskaçlarla zavallı kurbanlarını boyunlarından, ayaklarından ya da kuyruklarından yakalayarak kan revan içinde onları adaya götürecek mavnalara atarlar. Hayırsız Adalar, Marmara’nın ortasında çöle benzeyen kayasal oluşumlardır. İçecek bir damla su yoktur. Nitekim köpekler orada açlıktan ve susuzluktan birbirlerini yiyerek ölürler. Acı çığlıklar, inlemeler, ulamalarla geçen bu acıklı süreç tam iki ay sürer. Bu korkunç facia sırasında, fırsatçı bir Fransız sanayicisi adadaki köpeklerden elde ettiği deri, kemik tozu, gübre, yağ gibi malzemeleri Marsilya’ya ihraç etmeyi başaracaktır.

Ancak kısa süre sonra şehrin sokaklarında köpekler egemenliklerini yeniden ilan ederler. Kısa sürede köpek sayısı 30 bine ulaşır. Ama, köpekler, ülkeyi ‘dahili düşmanlardan temizlemeyi’ görev edinmiş İttihatçı iktidarı unutmuşlardır. 18 Ağustos 1912’de ‘Şehremini’ olarak göreve başlayan ve şehircilik açısından çok güzel hizmetlere imza atan Dr. Cemil Topuzlu, anılarında sanki marifetmiş gibi “bunları yavaş yavaş imha ettirdim” diye yazacaktır. İmha ettiği köpek sayısı da 30 bin kadardır. Köpekler gider ama uğursuzluk gelmekte gecikmez ve Balkan Savaşı patlar…

İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti
Köpek itlafı tüm hızıyla sürerken, 1912 yılında İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti kurulması ilginçtir. Üstelik cemiyetin başkanı Âyan Meclisi üyesi ve eski sadrazamlardan Hüseyin Hilmi Paşa; ikinci başkanları Şûra-yı Devlet Reisi Prens Said Halim Paşa ile Teşrifat-ı Umumiye Nazırı İsmail Cenani Bey; kâtipleri Âyan Meclisi üyesi Baserya Efendi ile Şûra-yı Devlet üyesi Yusuf Razi Bey, veznedarı Türkiye Milli Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Sir H. Babington’dur. Diğer ünlü üyeler, Müze-i Hümayun Müdürü Halil Bey, Maarif Nazırı Emrullah Efendi ile Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’dır.

Cemiyetin iki temel görevi vardır: Birincisi hayvanlara reva görülen zulüm ve haksızlıkların önlenmesi, hayvanlara iyi muamele edilmesi teşvik edilmesi ve hayvanların içinde bulundukları kötü koşulların düzeltilmesidir. İkinci amaç ise, halk arasında, özellikle de çocuklar arasında adalet, iyilikseverlik ve hayvan sevgisi duygularının yaratılmasına yönelik çalışmalar yapmaktır.
Bu yüce ideallerin devlet katında önemli görevler üstlenen kişiler tarafından paylaşılması görünüşte de olsa etkisini göstermiş olmalıdır çünkü o güne kadar ‘yok edilmesi gereken baş belaları’ olarak görülen sokak köpeklerinin açıkça itlafına ara verilmiş, gazetelerde sokak köpeklerinden yana yayınların sayısı artmıştır. Hayvanları korumaya yönelik girişimler artmış hatta hayvanlara iyi davrananlara ödül verilmesi bile söz konusu olmuştur Sokak köpeklerinin bu altın dönemi ne yazık ki kısa sürer. 1914’te savaşın başlamasıyla, ortalık toz duman olurken, yeni bir köpek kafilesinin Sivri Adalara tehcirine başlanmıştır.
* * *
Evliya Çelebi: “Kedi sevgisi imandandır”
Kedilerin (Latince’de genus Felis) tarihi henüz yazılmadı ama kedi üzerine pek çok şey biliyoruz. Kedilerin köpekten çok sonra evcilleştiğini, ana vatanlarının Kuzey Afrika olduğunu, Neolitik çağa (MÖ 8000-5500) tarihlenen Konya yakınlarındaki Hacılar yerleşim yerinde veya İsrail’deki Jericho’da kedilerin yaşadığını, kediyi ilk evcilleştirenlerin Mısırlılar olduğunu biliyoruz örneğin. Nil bölgesine ait en eski kedi kalıntısı MÖ 4000 yıllarına ait. Kedinin evcilleştirilmesi, insanoğlunun toprağı işlemeyi öğrendiği döneme denk düşüyor. Çünkü tarım demek, tahıl demek, tahıl demek fare, sıçan, kemirgenler, yılan ve böcekler demek. Bu kadar işe yarayan bir hayvanın sonunda kutsal sayılması ise doğal görünüyor. Nitekim MÖ 945-715 tarihleri arasında hüküm süren 22. Sülale döneminde tanrıça Bastet, dişi bir kedi olarak betimlenmiş.

Kötü mü iyi mi?
Mısır kedileri ticaret gemileri ile dünyanın dört bir yanına dağılmış. Girit’teki Miken uygarlığında, Eski Yunan’da ve Roma’da da kedilere büyük hürmet gösterildiğine dair kanıtlar var. Benzer bir durum Uzak Doğu’da da geçerli. Japonya’da üç renkli kedinin şans getireceğine inanılır, Çin’de ipek böceklerinin kozalarını koruduğu için sevilir, Tibet’te ve Burma’da asil duruşlarıyla saygı duyulurmuş. Ancak bazı Uzak Doğu kültürlerinde fazla sevilmekten başlarına iş gelmiş, çünkü pirinç pilavının yanına kızarmış kedi iyi gidermiş!

İlahi ceza
Avrupa’ya dönersek, kediler 400’lü yıllardan sonra evlere girmeye başlamış. Batı dillerinde kedi karşılığı kullanılan ‘cattus’ ‘cat’, ‘katze’, ‘cato’, ‘chat’ gibi sözcüklerin kökeni konusunda değişik görüşler var ama en çok tekrarlanan hepsinin Arapça ‘kıtt’ sözcüğünden geldiği. Alım satımı 945 yılında Galya’da kedilerin alım-satımı kanuna bağlanmış. Kedi öldürmek de cezaya tabi kılınmış. Norveçlilerin tanrıçası kedi başlı, kadın gövdeli Freya imiş. Bizans’ta kedilere iyi davranıldığına dair kanıtlar var ama 1233’te Papalığın bir fermanla kara kedileri şeytan saymasından sonra Avrupa’da kediler için altın çağ sona ermiş. Bu tarihten itibaren yüz binlerce kedinin işkenceye uğradığı, asıldığı, yakıldığı sanılıyor. Kedi besleyenler de nasibini almış elbette bu korkunç uygulamadan.

Ancak, takdiri ilahi mi (!) demeli ne, 1348-1352 yılları arasında Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden veba salgınından sonra insanların farelerle uğraşacak halleri kalmamış ve kediler yeniden göreve çağrılmışlar. Elbette, veba tehlikesi savuşturulunca kedi düşmanlığı yeniden hortlamış. Üstelik bu durum yüzlerce yıl sürmüş. Özellikle kedi besleyen kadınlar ‘cadı’ avından nasiplerini çokça almışlar. Çünkü şeytanın ‘siyah pelerini kediden aldığına’ inanılmış. Cadı avı bittikten sonra da durum çabuk değişmemiş. Örneğin Fransa Kralı XIII. Louis’nin başbakanı Kardinal Richelieu 1642’de öldükten sonra 14 kedisine ve iki bakıcısına bol para ve bir ev bırakmış ancak İsviçreli muhafızlar eski söylencelerin etkisiyle kedilerini vahşice öldürmüşler.
17. yüzyıldan sonra Velasquez, Goya, Manet, Monet, Gauguin, Renoir ve Paul Klee gibi ressamların, Charles Perrault, Lewis Caroll gibi yazarların eserlerinde kedilere yer vermesiyle, toplum kedilerle yeniden barışmaya başlamış.

Türk-İslam sentezi
Türklere gelince, Orta Asya’da, MÖ 3-1.yüzyıla tarihlenen Pazırık buluntularında, kedi ve kedi başı heykelleri olmasına rağmen Eski Türklerde kedi çok sevilen bir hayvan değil, ölüm ve kötü kaderin alegorisi imiş. Örneğin, Özbek halk kahramanlık destanı Alpamış’ta, birine gözdağı vermek için söylenen şu sözlere bakın: “İnden çıkıp kediyle oynar/Ecel yaklaşmışsa fareye…” Hakas, Kazan ve Altay Türklerinde kedi (köpek ve yılanla birlikte) kötü ruhların vücut bulduğu hayvanlar arasında sayılıyormuş. Nuh Tufanı’nın Hakas Türkleri arasındaki versiyonuna göre, Nuh’un Gemisi’ne fare kılığında giren şeytanı yediği için, kedinin ağzı pis sayılırmış. Anlaşılan sürekli birbiri ile didişen ve sürekli yer değiştiren bozkır toplumlarının karakteriyle kedilerin karakteri pek uyuşmamış.

Peygamber ve Muezza
Hz. Muhammed’in kedinin içtiği suyla abdest aldığına ve kedisini uyandırmamak için hırkasının kolunu veya eteğini kestiğine dair rivayetler, Buhari’nin Hz. Ömer’den naklettiği, bir kadının eve hapsederek yiyecek vermediği kedi yüzünden cehenneme gittiğine dair hadis, Müslümanların kediye olumlu yaklaşmasına yol açmış görünüyor. Hatta Peygamber’i yılandan kurtaran Muezza adlı bir kediden bahseden kaynaklar var.

Nitekim Osmanlı döneminde kediye, eski Türklere nazaran daha sevecen yaklaşılmış. Örneğin Ahmed Eflâkî (ö. 14. yüzyılın başı), bazı Mevlevilerin biyografilerini topladığı Menâkibü’l Ârifîn adlı eserinde Mevlana’nın bir kedisi olduğunu ve Mevlana’nın ölümünden yedi gün sonra bu kedinin de öldüğünü, kedinin Mevlana’nın sandukasının hemen sol tarafına ayak ucuna gömüldüğü anlatılır. Bu yüzden Mevlana halk arasında Pisili Sultan diye anılırmış. Çeşitli Osmanlı şehirlerinde kadılık yapmış şair Meali (ö. 1535/6) kaybettiği kedisi için Mersiye-i Gürbe (Kediye Ağıt) adlı uzun şiir yazmış. 1600’de I. Ahmet’e sunulmak üzere hazırlanan bir albümdeki İstanbullu erkeklerin bir eğlencesini canlandıran resimde acayip başlıklar giymiş, maske takmış erkekler müzik eşliğinde eğlenirken, arka tarafta, şamdanın yanında küçük bir oğlan çocuğu kendisi kadar büyük beyaz bir kediyle oynarken resmedilmiş. Kedi de aynen çocuk gibi, etrafta olup bitenle değil sadece karşısındaki çocukla ilgilenir gibi duruyor resimde.

17. yüzyıl seyyahı Evliya Çelebi’nin seyahatnamesindeki ‘Erzurum’da damdan dama atlarken donan kedi’ hikâyesi pek meşhurdur. Bu hikâye her ne kadar Çelebi’nin anlattıklarına güvenilemeyeceğinin kanıtı olarak sunulursa da, dikkatli bir okuyucu, Çelebi’nin hikâyeyi anlatırken ‘bunun meşhur bir latife olduğunu’ belirttiğini anlar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kumkapı-Nişanca bölgesinin ünlü Ramazan davulcusu Ali Kuka’nın kedilerle ilişkisi de tarihe geçmiş. Ali Kuka, önce her birine isim verdiği kedilerini doyurur sonra göreve çıkarmış. Halkı sahura kaldırmak için bütün ışıklar yanıncaya kadar davulunu patlatırcasına çalar, bu iş sırasında kendisine kulübesinde beslediği sokak kedilerinden bir ordu eşlik edermiş.

Kedisever yazarlar
“Zerrişte, bu ismiydi onun, sanki haberliUğrun kederimdenYaltaklanır, atlar, sürünür, okşatır, okşarSırf alsın için gönlümü bir çare bulurduLakin üzerimdenBir kez dağılıp gitti mi hüznüm, kurulurdu:‘Sayemde bu neşen’ demek ister gibi mağrur;Mağrur ve küçümser,Başlardı vefasızlığa; ben bağlı ve güçsüz,Her isteği, her hazzı ve her keyfine uymuş,Bazen şaşaraktan,Bazen kızararaktan, yine güçsüz, yine kanmış;En şüpheli bir meylini görsem inanırdım;Biçareliğimden;Hep tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım!…”

Tevfik Fikret, Zerrişte adlı kedisinin arkasından böyle yazmıştı. Aslında kedi derken ‘kadın’ demek istiyordu. Zerrişte, Farsça ‘sırma’, ‘altın tel’ demekti. Lafını esirgemeyen eleştirmen Nurullah Ataç da “kediye koyduğu ada bakın? Türkçe’yi o kadar hor görmüş adama biz de kalkıp büyük Türk şairi demişiz! Allah günahımızı affetsin!” demişti. Tanburi Mesut Cemil Bey kedi aşkından hikâyeci olmuş, Halit Ziya Uşaklıgil, burnu büyük kedilerin, insanlara güvenmelerinin acı sonlarını anlatmış, Refik Halit Karay havuzdaki balıkları yiyor diye kedisini öldürmüştü. Bilge Karasu, “Kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi” demiş, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın son sözleri “Kedilerimi iyi besleyin!” olmuştu. Oya Baydar da ‘Vicdan yazıları’ başlıklı sütunundaki ilk yazısına Orhan Veli’nin Kuyruklu Şiiri’yle;

“Uyuşamaz, yollarımız ayrı;Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisiSenin yiyeceğin kalaylı kapta;Benimki aslan ağzında;Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.Ama seninki de kolay değil kardeşim;Kolay değil hani,Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü” dizeleriyle başlamıştı.
Ben de yazıyı birkaç ‘kedi sözü’ ile bitireyim: ‘Hepsi bitti de iş kara kedinin evlenmesine mi geldi?’ ‘Kedinin üstüne varma, aslan yaparsın’, ‘Kedinin kanadı olsaydı, serçenin adı olmazdı’, ‘Kediye sormuşlar, kadı mı iyi, müftü mü? Ne o, ne o demiş’…

Kaynakça
Taner Timur, “Köpekler”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.5, Tarih Vakfı Yayınları, 1994, s. 89; a.g.y., “XIX. Yüzyılda İstanbul’un Sokak Köpekleri”, Tarih ve Toplum, S. 117, Eylül 1993, s.10-14; Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat, Yapı Kredi Yayınları, 2006; Cihangir Gündoğdu, “Doksan yıl önce İstanbullu hayvanseverler”, Toplumsal Tarih, S. 116, Ağustos 2003, s. 10-17; Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları, Kitabevi Yayınları, Mayıs 2008; Yücel Dağlı, “Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kedi”, Yaşar Çoruhlu, “Türk sanatı ve sembolizminde kedi”, Serpil Bağcı, “Osmanlı resim sanatında kedi portreleri”, hepsi Toplumsal Tarih, S. 123, Mart 2004, s. 64-81.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir