Yalan, uygarlık ve Türkiye

Halil Berktay – 07.03.2009

Günümüz tarihçiliğinde ne “ilkel komünizm” kavramına yer var, ne de insanlığın kaçınılmaz geleceği olarak sosyalizm veya komünizme. İkincisi zaten pratikte çöktü. Ayrıca çağdaş sosyal bilimciler, geçmişe ilişkin gözlemlerden hareketle varsayılan sebep-sonuç ilişkilerinin ileriye projeksiyonunu asla kabul etmiyor. Daha önce en az bir kere yazdığım gibi (Okuma Notları, 30 Ağustos ’08), bunun temelinde insanın “eksik programlanmışlığı” yatıyor. Zaman içinde bir noktada karşılaştığımız koşul ve sorunlara ne tepki vereceğimiz de hayli belirsiz, bunların sonuçlarının ne olacağı da. Tek bir şey söyleyebiliyoruz : bilim ve teknoloji ilerliyor; toplum karmaşıklaşıyor. Bu anlamda bir gelişme (development) söz konusu. Ama artık bunu, spesifik bir sosyo-politik formasyona gidiş şöyle dursun, genel olarak tekâmül (ilerleme, progress) biçiminde okumak dahi zorlaşıyor.

Buradan insanlığın başlangıcına dönersek, tabii gelecekte bir (olgun) komünizm postüle edememek, o komünizmin “primitif” halini geçmişe yansıtmayı –ya da geçmişi, olmayan bir geleceğin aynasında düşlemeyi- büsbütün olanaksız kılıyor. Kaldı ki, ampirik bulgular da böyle bir “altın çağ” hipotezine pek yatkın değil. Evet, özel mülkiyet, sosyal sınıflar ve devlet ezelden beri mevcut değil. Bu anlamda, 19. yüzyıl ortalarında sırf Marksizmin taşıyarak çıkageldiği bazı yaklaşımlar, bugün sosyal bilimlerin tamamına mal olmuş durumda. Öte yandan hiçbir şey devlet-öncesi toplumları birer yeryüzü cenneti gibi teorileştirmeye cevaz vermiyor. Marx’ın kendisi de kırsal hayatın “eblehleştirici” yanını pekâlâ görmüştü. Nitekim köylülükten pek de hoşlanmıyordu ki bu, biraz kurcalandığında, “ilkel komünizm” önermesinde geriye doğru büyüyen bir çatlak yaratır. Geçelim. Kuzey Amerika kızılderililerinde işkencenin, Aztek ve İnka’larda canlı insan kurban etmenin, Germenlerde köleliğin, Batı Afrika’da köle ticaretinin varlığını ne yapacağız ? Doğru : antropoloji yatay ve dikey ilişkileri; “karşılıklı yardımlaşma” (self-help) ile bir emir ve kumanda hiyerarşisini; “odaklanmamış, yaygın” (diffuse) toplumsal iktidar türleri ile konsantre devlet iktidarını birbirinden ayırıyor. Bu çerçevede, “güçlü adam”lar (big men) ile “şef” ve “şeflik”ler (chiefs, chiefdoms), Engels’i izleyerek Kıvılcımlı’nın idealize ettiği “barbarlık” dünyasının her köşesinde var. Nerede yok ? Belki, çok daha uzak geçmişte ? Ne kadar uzak ? Hayvandan insana geçiş süreci kadar mı uzak ? Ama en ileri hayvan türlerinde, yüksek maymunlarda, babun ve şempanzelerde de hep “alfa” liderlerin varlığını gözlenebiliyor.

Gelelim, yalanın özel mülkiyet, sınıflar ve devlet ile ilişkilendirilmesi, dolayısıyla “barbar”lığın yalandan tenzih edilmesine. Bir ilk kestirim olarak, şu kadarı söylenebilir : yalanın her çeşidi, asıl uygarlık zemininde çoğalıyor. Lâkin bir kere daha, bunun zıddını söyleyemeyiz : “barbarlık” yalansız değil; yalan uygarlıkla başlamıyor. Yalanın içeriği ya da toplumsal kullanım alanları açısından, avcı klan ve kabileler arasındaki ilişkiler yeterince girift. Hayvan sürülerinin yeri ve büyüklüğü, klanımızın veya başka klanların mevcudu, niyetlerimiz, güzergâhımız, kendimize özgü (reel veya büyüsel) tekniklerimiz, hep gerçeğin saklanması veya değiştirilmesine konu olabilir. Fakat galiba burada içerikten önemli olan, kapasite : insan zihninin yalan söyleyebilecek, söylemeden önce düşünebilecek kabiliyete ulaşması. Zira yalan, bir çeşit soyutlama. Bir dolaysız gerçeklik var, bir de zihnimiz. Eğer zihnimiz dolaysız gerçekliği aynen kaydetmek ve bildirmekten öteye geçemiyorsa, yalan ortaya çıkamaz. Buna karşılık, ancak zihnimiz dolaysız gerçekliğe alternatif “gerçeklik”ler hayal edebiliyorsa, yalan vücut bulabilir. Bu da kendi benliğimizi, zihnimizi dolaysız gerçeklikten ayırabilmeyi; bedensel varlığımızı doğanın bir parçası gibi düşünmemeyi gerektirir.

Jean Auel, Fin asıllı Amerikalı bir amatör antropolog. Sıkı bir bilgi ve araştırma temelinde, 25,000 yıl önce geçen romanlar yazıyor. Earth’s Children (Yeryüzünün Çocukları, ya da Toprağın Çocukları ?) dizisinden çıkan beş kitabı, 1980’den beri çeşitli dillerde 34 milyon satmış. Ayla ve Jondelaar adında iki Cro-Magnon insanını son buzul-arası çağda, Avrupa’da dolaştırıyor, çeşitli maceralara sokup çıkarıyor. Aşk ve seks eksik değil. Yani bir prehistorik pembe dizi boyutu da var. Eh, olsun o kadar. Yıllardır okuyor, öğrencilerime sık sık tavsiye ediyorum. Çok ufuk açıcı deneylere girişiyor. Okuyucusunu “ilkel insan”ın beynine sokuyor; çevresine onun gibi bakmasını, onun gibi düşünmesini sağlıyor.

Bunlardan biri, yalanla ilgili. Üçüncü ciltte (The Mammoth Hunters, 1985) kahramanlarımız Güney Rusya steplerinde dolanırken bir mamut avcıları klanına rastlar. Klanın büyücüsü (totemizm çerçevesinde, totem-hayvanın adını taşıyan) Mamuti, Ayla ve Jondelaar’ı yeraltı yerleşimine buyur etmeden önce esaslı bir sorgudan geçirir. Bu arada, kendi sorularının içine şaşırtmaca ve sınama amacıyla yanlış bilgiler katar. Ayla bunu farkedip duraksar. “Şaka”yı da tanımaktadır, “efsane”yi de. Ama bu farklıdır. Hem ciddidir. Hem de doğru gibi ama doğru değildir. –Jean Auel, yalanla ilk defa karşılaşan bir Homo sapiens sapiens dişisinin bocalamasını, karşısındakinin niyetini anlama, beden dilini okuma çabasını olağanüstü bir duyarlılıkla kurguluyor. Tabii bu arada “barbar yalan söylemez” naifliğini de berhava etmiş oluyor.

O gün bugündür, yeryüzünde yalan mevcut. Çağımızda da, kuşkusuz her ülkede, politikada ve kamusal alanda bir miktar yalan söyleniyor. Dolayısıyla yalan, Türkiye’ye özgü bir şey değil. Gene de bir ayrıcalığımız var, belki. Medeniyet konusunda çok hassasızdır, malûm. Eğer yalan bir şekilde uygarlığa endeksliyse, çağdaş uygarlık ıskalasında çok yukarılarda, belki en tepelerde yer almamız gerekiyor.

Taraf Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir