Pieter Bruegel

Kuzey Rönesansının eşsiz hümanisti: Köylü Bruegel

Pieter Bruegel (The elder)
1525- 1569


Kendine has bir üslup ve benzersiz bir görüye sahip usta bir ressam olan Pieter Bruegel geleneksel konulara insani bir ruh getirmesi ve cesurca yeni resim konuları yaratmasıyla çağının daima ötesinde oldu. Sürrealizm, İzlenimcilik, Dışavurumculuk gibi birçok modern ve postmodern sanat anlayışını yüzyıllar öncesinden haber veren Bruegel sanat yaşamı süresince büyük bir devrime imza atarak kendinden sonraki resim sanatını kalıcı olarak değiştirdi. İşte tüm bu sebeplerden Pieter Bruegel’in zamansız bir güzelliğe ve derin anlamlara sahip eserleri günümüzde de en az döneminde olduğu kadar hayranlık uyandırmakta ve bu büyük ustanın ruhu sanatıyla çağlar ötesinden bize seslenmeyi başarmakta
dır.
Ortaçağ’dan günümüze pek çok büyük usta yetiştiren Flaman Resmi Rönesans’tan beri Avrupa Sanatı’nın önemli bir parçası olagelmiştir. Flaman coğrafyasının sosyo kültürel ve tarihi gerçekliklerinin meydana getirdiği, ifadeci, kaotik, karamsar ve alaycı, ama aynı zamanda insancıl ve duyarlı ve her zaman son derece yaratıcı bu milli üslubun yaratılmasında en önemli rol oynayan sanatçılardan biri de kuşkusuz 16. yüzyılın en büyük ressamlarından biri kabul edilen Pieter Bruegel’dir. Peki, kendine has manzaraları, günlük yaşam sahneleri, mitolojik, ikonografik, alegorik ve didaktik resimleri, desenleri ve oymabaskılarıyla çağının sanatında bir devrim yaratan ve kendine has üslubuyla çağlar ötesine uzanan bu büyük usta aslında kimdir?
Pieter Bruegel De Oudere veya Boeren Bruegel olarak da bilinen, kendi gibi ressam olan oğulları ve torunlarından ayırmak için “Köylü Bruegel”, “Yaşlı Bruegel”, “Baba Bruegel” gibi lakaplarla anılan ressam ve gravür sanatçısı Pieter Bruegel’in hayatı, özellikle de kökenleri, ailesi ve yaşamının ilk yılları hakkında maalesef pek az şey bilinmektedir.

Flaman ressam Karel Van Mander (doğum: Mayıs 1548 – ölüm: 2 Eylül 1606)’in Flaman sanatçıların biyografilerini kaleme aldığı 1604 tarihli Het Schilderboeck (Ressamlar Kitabı) adlı eserine göre Bruegel 1525 tarihinde Flandra ülkesinin Breda şehrinde dünyaya geldi. Lakin adı geçen kentin günümüz Avrupa’sında Hollanda sınırları içinde kalan Breda şehri mi, yoksa Belçika sınırları içinde kalan Bree şehri mi olduğu tartışmalıdır.

Genç Pieter Bruegel 1530’lu yıllarda Brüksel şehrine gelerek dönemin önemli Flaman sanatçılarından Pieter Coecke van Aelst (14 Ağustos 1502 – 6 Aralık 1550)’in öğrencisi oldu. Brüksel’de büyük bir atölyesi bulunan, İtalya ve Osmanlı İstanbul’una gezilerde bulunmuş olan ressam, heykeltıraş, mimar, goblen ve vitray sanatçısı Coecke van Aelst’ın çıraklığında kapsamlı bir sanat eğitimi alan Bruegel bu sırada Avrupa aydınları arasında popülerlik kazanan hümanizm felsefesi ile ilk kez tanıştı ve ustası vasıtasıyla dönemin önde gelen Flaman hümanist entelektüel çevresine girme olanağı buldu. Ayrıca Coecke’un eşi ve tanınmış suluboya ve tempera ressamı Maria Verhulst Bessemers vasıtasıyla keten üzerine tempera resim tekniğiyle, alegori ve köy yaşamı temalarıyla da ilk kez tanışmış oldu.

Brüksel’de geçen çıraklık yıllarının ardından Pieter Bruegel Flaman Rönesansı’nın önemli merkezlerinden olan günümüz Belçika’sındaki Antwerp kentine yerleşti ve kısa sürede tanınarak 1551’de şehrin ressamlar loncası olan “Aziz Luka Loncası”na “usta” ünvanıyla kabul edildi.
1551-1552 yılları arasında Pieter Bruegel, dönemin ressamlarınca adet olduğunca, uzun bir İtalya yolculuğuna çıktı. Fransa üzerinden Kuzey İtalya’ya ulaşan ve burada da kalmayıp Napoli ötesine geçerek yolunu Sicilya adasının Palermo kentine kadar uzatan ressam bu yolculuğunu geçtiği yollar üzerindeki manzaraları, özellikle vahşi tabiatıyla dağları ve vadileri tasvir eden birçok desen, gravür ve resim ile belgelemiştir.

1553’de Güney İtalya’dan Roma’ya dönen Bruegel bir müddet bu şehirde yaşayarak dönemin önemli minyatür ressamlarından Giulio Clovio ile birlikte çalıştı ve ortak bir minyatür çalışmasının yanı sıra Clovio için yağlıboyalar ve çizimler de yaptı. Bruegel bu dönemde ilk imzalı ve tarihli yağlıboya resmi olan 1553 tarihli “Celile Denizi Kıyısında İsa’nın Havarilerine Görünmesi” adlı tabloyu da resmetti. İleriki yıllarda Bruegel’in sıksık kullanacağı engin bir manzara içindeki çoğul figürler temasını bu erken dönem çalışmasında teşhis etmek mümkündür; lakin bu eserdeki kutsal figürlerin yine aynı dönemde İtalya’da bulunan bir başka Flaman ressam olan Maarten de Vos’a ait olduğu da iddia edilmektedir.


1555’te İtalya’dan ayrılarak Antwerp şehrine dönen Bruegel bu şehirde geçirdiği 10 yıla yakın dönem boyunca yoğun bir üretim faaliyeti içine girdi. Hieronymus Bosch (2 Ekim 1453 – 9 Ağustos 1516) gibi büyük ustaların da etkisiyle İtalyan Resmi’nden farklılaşmaya; konu, üslup ve teknik olarak kendi tarzını bulmaya başlamış olan “Flaman Rönesansı”nın tüm hızıyla yaşandığı 16. asırda Antwerp kenti, bu akımın en önemi sanatçılarının ve aydınlarının yaşadığı ve ürettiği önemli bir sanat merkezi konumundaydı.

Bu dönemden Bruegel’in kendine has temalarını ve üslubunu yaratma sürecini belgeleyen en erken örnekler 1553 ve 1556 yılları arasına tarihlenen ve Alp dağları bölgesini tasvir eden bir dizi desen çalışmasıdır. Bu çizimlerin küçük bir kısmı sanatçının İtalya yolculuğu sırasında çizilmiş olsa da büyük bölümünün Antwerp’e dönüşünden sonra yaratıldığı düşünülmektedir. 1552 tarihli İtalyan kırsalını tasvir eden iki desen sanatçının bizzat yerinde çalıştığı karakalemlere örnektir. Büyük bir kısmı, yolculukları boyunca eskizlediği manzara öğeleri ve motiflerin sanatçının yol deneyimlerinden gelen izlenimler doğrultusunda serbest kompozisyonlar halinde bir araya gelmesinden oluşan bu desenler bir ova kültüründen gelmiş olan ressamın dağların vahşi, görkemli ve pitoresk atmosferinden ne kadar etkilendiğini göstermektedir.


Desenlerinin yanı sıra, bir ressam olarak Bruegel’in en erken dönem tabloları da sanatçıyı bir manzara ressamı olarak ortaya koymaktadır. Lakin Bruegel’in manzaraları hem 16. yüzyıl Flaman ve hem de Tiziano ve Venedik manzara ustalarının geleneğini çok aşmakta ve manzara sanatını yeni boyutlara taşımaktadır. Bruegel her ne kadar sanat yaşamı boyunca konu ve imge olarak geniş ve kendine has bir dağarcığa sahip olduğunu gösterse de nerdeyse izlenimci ve hatta dışavurumcu olarak adlandırılabilecek engin bir doğa manzarası neredeyse tüm resimlerinde teşhis edilebilecek bir öğe halini alacaktır. Pieter Bruegel’in kır manzaralarının önemli bir yanı da yüksek dağların hayret verici azametini yansıtmadaki başarısı açısından Avrupa sanatı içinde eşsiz bir konuma sahip olmalarıdır.

Bruegel’in dağ manzarası desenlerinin bir kısmının aslında yapacağı oymabaskıları için tasarımları olduğu düşünülmektedir. Nitekim bu dönemde matbaanın yaygınlaşmasıyla Orta Avrupa’da gravür sanatı hızla popülerleşmekteydi. Kolayca çoğaltılarak okuma bilmeyen kitlelere ulaştırılabilmeleri açısından gravürler çatışma halindeki dini fraksiyonlar, felsefi akımlar ve politik grupların yaygın olarak kullandığı bir propoganda malzemesiydi. Özellikle Bosch’un fantastik ve grotesk tarzı halk tarafından çok seviliyordu. Bruegel de Antwerpli bir yayıncı ve gravür sanatçısı olan Hieronymus Cock’la beraber çalışarak, 1556’dan itibaren kırktan fazla gravüre imza atmıştır. Bosch’un üslubunu birebir taklit etmeye çalışan çağdaşı diğer sanatçıların aksine Bruegel, her ne kadar başlangıçta Bosch’un oymabaskılarından etkilendiyse de, sanatçının yaratıcı üslubu baskın çıkarak, 1563 yılına değin, didaktik, politik ve ahlaki konulardan kıssalara, mizahi öykülere, dini sahnelere ve manzaralara uzanan geniş bir yelpazede özgün eserler üretmiştir. Bruegel’in gravürleri ayrıca ressamın adının ilk kez geniş kitlelerce duyulmasını sağlamıştır.

Manzara ve oymabaskıların yanı sıra İtalya dönüşü Bruegel’in ilgi duyduğu bir konu da çok figürlü kompozisyonlar olacaktır. Yüksek bir bakış açısıyla tasvir edilen engin bir coğrafya üzerine dağınık öbekler halinde serpiştirilmiş figürlerden oluşan bu kompozisyonlarda başlangıçta kuvvetli bir Bosch etkisi görülmektedir. Özellikle ressamın “Ölümün Zaferi”, “Deli Meg” gibi karanlık atmosferli resimlerinde kasvetli bir ruh, didaktik ahlakçılığı çok aşan acımasız bir ironi ve hatta saldırganca şiddetli bir karamsarlık göze çarpar. Lakin Bosch ile Bruegel arasındaki bu benzerlikler doğrudan bir etkilenmeden ziyade, Katolik ve Protestan mezheplerinin ayrışmasının yarattığı kaotik atmosfer ve acımasız din savaşlarının yanı sıra “Küçük Buzul Çağı” adı verilen şiddetli iklim bozukluğunun tüm hızıyla sürdüğü, Geç Rönesans ve Reform Çağı’nın politik ve idolojik çalkantılarıyla dolu Flandra coğrafyasının ilham ettiği karamsar ruhun getirdiği bir duygudaşlığa işaret etmekte olması daha makuldür.
Bu resimlerde her ne kadar hikâyeci özellikli çok figürlü bir kompozisyon amaçlandıysa da tabiat ve manzara yine de başat rol oynamaktadır. Figürler manzara içinde dağınık öbekler halinde, küçük ve yalın halde tasvir edilmiştir ve bu haliyle hiçbir figür ön plana çıkmamaktadır. Bu kompozisyonda öne çıkan ve resmin ruhunu ortaya koyan manzaradır. Ve manzara da gayet ifadeci ve dışavurumcudur. Bruegel bu kuvvetli manzara içinde küçük öykücükler oluşturur ve birden çok sahneyi aynı tablo içinde bir araya getirir. Bu halde resmin asıl kahramanı figürler değil bizzat manzara ve öykü haline gelir. Bruegel’in erken dönem resimlerinde yarattığı ve “Asi Meleklerin Düşüşü” resminde de teşhis edilebilecek olan bu özgün ve yaratıcı anlatım tekniği ve üslup tüm sanat yaşamı boyunca gelişerek sürecektir.


Her ne kadar figürlü kompozisyonlar Bruegel’in ana konusu halinde idiyse de ressam sanat yaşamı boyunca saf manzara ressamlığını da hiç bir zaman kenara atmadı. Dağ kompozisyonlarını yanı sıra orman ve kırlık alan resimleri de yaparak bu alanda denemeler ve keşifler yapmayı sürdüren Bruegel 1562’den itibaren Flaman köy ve şehir manzaraları da çalışmaya başladı. Bunlardan özellikle kule ve köprüleriyle Amsterdam şehri tasvirleri dikkat çeker.

Pieter Bruegel 1563 yılında hocası Pieter Coecke van Aelst ve Maria Verhulst Bessemers’in kızı olan Mayken Coecke ile Brüksel’deki Notre-Dame de la Chapelle Kilisesi’nde evlendi. Ressamın bu evliliği ve Antwerp’i terk ederek karısının ailesinin yaşadığı Brüksel kenti’nde taşınması onun hayatında olduğu kadar sanatında da önemli bir dönüm noktasıdır.

Brüksel’e taşınmasının ardından gravür tasarımını tamamen bir kenara bırakarak yağlıboya tablolar resmetmeye yoğunlaşan Pieter Bruegel en önemli eserlerini bu dönemde yarattı. Bir ressam olarak iyice şöhret kazandığı bu yıllarda Kardinal Antione Perrenot de Granvelle, Niclaes Jonghelinck ve Abraham Ortelius gibi şehrin ileri gelenleri müşterileri arasındaydı.

Bruegel’in Brüksel dönemi resimleri konularının çeşitliliği dolayısıyla da dikkat çeker. Manzaraların yanı sıra, Hz. İsa’nın hayatından kesitler gibi geleneksel dini sahneler ve “İkarus’un Düşüşü” gibi mitolojik öykülerin yanı sıra ressam 100 atasözü öyküsünü Flaman kırsalı dekoru içinde tasvir ettiği “Hollanda Atasözleri”, gibi kendine özgü didaktik ve ahlakçı alegorik tablolar da resmetmiştir. Lakin bu resimlerde kaba bir ahlakçı sofuluk yerine Antwerp döneminde yarattığı “Günahlar” ve “Erdemler” gibi oymabaskı serilerinde gördüğümüz kendine has mizahi ve hatta yer yer alaycı dil ile tüm kusurlarıyla insanoğluna hümanist bir bakış sezilir. Bazı resimleri ise öğreticiliğin de ötesine geçerek taşlamaya ve hatta keskin sosyal ve politik yergilere dönüşmüştür. Özellikle “Karnaval ve Perhiz Kavgası” gibi tablolarında süre giden Reform hareketi içindeki çatışmalar hicvedilmektedir. Sanatçının çağdaşı hümanist filozof Dirck Coornhert’in dini ve ahlaki fikirlerinden etkilendiği düşünülmektedir.
Zengin bir konu dağarcığına sahip olan Pieter Bruegel anlatı dili ve üslubunu da geliştirmeye ve yeni keşifler yapmaya devam etmektedir. Bu dönemde sanatçı, her zaman hassasiyet gösterdiği manzara ve “Hollanda Atasözleri” gibi eserlerinde de görüleceği üzere mükemmelleştirdiği kendine özgü kompozisyon kuruluşunun yanı sıra hareketi tuvale yansıtabilme problemi üzerinde durmuş ve bu konuda pek çok deneme yapmıştır.

 

Örneğin ressam “Babil Kulesi” adlı resminde hareketsiz bir obje olan muhteşem kule tasvirine dahi bir dönüş hareketi illüzyonu katmayı amaçlar. Bu resimde ayrıca kulenin şaşırtıcı azametinde daha önceki görkemli dağ resimlerinin izleri bulunabilir. İkonografik dini resimlerinde de sürekli değişen dikkat çekici bir manzara ile ön plandaki figürlere hareket katar. Ressam izleyicinin bakışlarının resim içinde dolaşmasını, adeta resmin öyküsünün içine girerek yarattığı zahiri evren içinde zihnen dolaşmasını sağlayacak akışkan bir anlatım dili kurmayı amaçlamıştır.


Hareket meselesinde Bruegel’in keşfe çıktığı bir tema da “İkarus’un Düşüşü” ve “Kör Kıssası” resimlerinde görüldüğü üzere düşen insan figürüdür.

Bruegel bu dönemde pek çok konuda şaheserler yaratmasına rağmen hem tema ve hem de üslup olarak sanatının zirve noktası 16. yüzyıl günlük hayatını mükemmelen tasvir ettiği “janr resimleri”dir. Ressamın, özellikle Flaman köylüsünün yaşamını olanca gerçekçiliği ile ortaya koyduğu resimler onun “Köylü Bruegel” olarak adlandırılmasını sağlayacak ölçüde öne çıkar.

Bruegel’e değin Avrupa resminde halk kültürüne ve taşra yaşantısına bakış yok denecek kadar kısıtlı ve önyargılıdır. Bruegel’in bütün bu önyargıları kırarak insancıl ve gerçekçi bir bakışla köy yaşamının tüm yönlerini belgelediği resimlerindeki ruh çağının o denli ötesindedir ki sonraki yıllarda ressamın bizzat taşra kökenli olduğu zannına dahi yol açmıştır. Bu resimlerde tarım, avcılık, ziyafetler, hasat şenlikleri, çocuk oyunları, danslar, düğünler gibi 16. yüzyıl Flaman taşra hayatının tüm yönleri belgeci bir detaycılıkla anlatılır.

Adetler ve törenler kadar yapılar, aletler, giysiler gibi unsurlarda da inanılmaz bir detaycılıkla yansıtılmıştır. Bruegel’in bu amaçla sıksık tedbil-i kıyafet Flaman köylerine gittiği ve halk arasına karışarak gözlem yaptığı söylenmektedir. Lakin bu resimler basit günlük yaşam kesitleri olmaktan çok ötedir. Ressam ciddi bir gözlem ve ayrıntıcı bir etüd sonucu yarattığı öğeleri çok zekice, kontrollü bir şekilde kurguladığı güçlü ve karmaşık bir kompozisyon içine yerleştirerek sunmaktadır. Bu resimlerde sanatçının ilk yağlıboyasından itibaren görülen güçlü ve ifadeci manzara içine yerleştirilmiş yalın figürlerden oluşan kompozisyonun şemasının zirveye ulaştığı görülür.

 

Resimlerde hissedilen ruh ise yer yer mizahi de olsa samimi hümanist bir iyimserliktir. Bruegel adeta, aydın ve şehirli yaşamın ahlaki, dini, politik ve sosyal yozlaşmasına, tüm kabalıkları, kusurları ve cahillikleri ile de olsa köy yaşamının naif ve dürüst yaşam tarzı ile cevap vermektedir. Bu resimlere kaotik bir çağda yaşayan bir aydının huzur arayışı olarak da bakılabilir.

Köy resimleriyle beraber geç dönemde Bruegel’in üslubundaki yalınlaşma ve anıtsallaşma özellikle dikkat çekicidir. Bu durum özellikle manzaralarında görülür. Artık bu safhada ressam manzaralarını öykücü ikonografik resimlerin arka planından tamamen kurtararak tamamen başrole getirmiştir. Bu açıdan Bruegel, Batı Sanatı’nda manzara resmini kendi başına bir resim konusu haline getiren ilk ressam olarak tanımlanmaktadır. Görkemli dağları ve çoşkun denizleri ile kıpır kıpır aydınlık manzaraları kadar kar altındaki ormanları ve köyleri ile muhteşem bir coğrafyayı yansıtan sakin kış manzarası resimleri de adeta yüzyıllar öncesinden İzlenimcilik akımını haber vermektedir. Figürler artık manzara içinde eriyip gitmiştir. Bu resimlerde manzara o kadar ifadeci hale gelir ki adeta dışavurumcu olarak nitelenebilir. “Kardaki Avcılar”, “Kuş Tuzaklı Kış Manzarası”, “Mısır’a Kaçış”, “Bethlehem’de Sayım” bu resimlere örnek verilebilir. Bu resimlerin bazılarında dini ve geleneksel sahnelerin bile artık manzara resmetmek için bir bahane haline geldiği görülür. Buna bir örnek aslında bir takvim resmi olan “Ayların İşleri”dir. Bruegel bu geleneksel temayı değişen mevsimler içinde sürekli dönüşen ve farklı ruh hallerini yansıtan manzarayı resmedebilmek için bir fırsat haline getirmiştir. Panoromik kompozisyon sanatçının evrensel ve hikmetli yeryüzü kavrayışını açıkça vurgulamaktadır.

Ressam Pieter Bruegel yaşamının sonuna değin çalışmayı sürdürmüştür. Yarım kalmış olan “Fırtınalı Deniz” adlı tablosu bilinen son resmi olduğu sanılmaktadır. 9 Eylül 1569’da Brüksel’de yaşama gözlerini yuman ressam evlendiği kilise olan Notre-Dame de la Chapelle’in bahçesine defnedildi.

Oğulları “Cehennem” lakabı ile de tanınan “Genç” Pieter Bruegel ve “Yaşlı” Jan Bruegel babaların ve dedelerinin yolundan gitmesiyle Pieter Bruegel 18. yüzyıl içlerine kadar sürecek, torunları Ambrosius Bruegel, Genç Jan Bruegel ve David Teniers ile torununun oğlu Abraham Bruegel gibi önemli sanatçıları kapsayan dört kuşaklık bir ressam hanedanının kurucu atası haline geldi. Sanatçının yaşamı boyunca ürettiği yüzlerce eserden imzalı ve tarihli 45 tablo günümüze ulaşabilmiştir. Büyük bir kısmı Viyana Kunsthistorisches Müzesi”nde bulunan bu tablolar 16 ve 17. yüzyıllarda Habsburg’ların Bruegel’in sanatına duyduğu hayranlığı ortaya koymaktadır. Bruegel’in Brüksel’deki evi yakın zamanda restore edilerek müze haline getirilmiştir.

________________________

KAYNAK: http://lebriz.com
Yazan: Sancar Özer
Fotoğraflar: İnternet’te muhtelif web sitelerinden

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir