Başka mekanlara dair / Michel Foucault


KAYNAK: http://www.felsefeekibi.com
SAYI: 13- YIL: 2009

On dokuzuncu yüzyılın büyük saplantısı, bilindiği gibi, tarihti: gelişme ve duraklama temaları, kriz ve döngü temaları, geçmişten gelen birikim, ölümlerin aşırı artması, dünyayı tehdit eden soğuma temaları. On dokuzuncu yüzyıl, mitolojik kaynaklarının özünü termodinamiğin ikinci ilkesinde buldu.

İçinde bulunduğumuz dönem, belki de, daha ziyade, mekan dönemidir. Eşzamanlının dönemindeyiz, yan yana koyma dönemindeyiz, yakın ve uzak döneminde, yan yananın, kopuğun dönemindeyiz. Bence dünyanın kendini, zaman boyunca gelişen uzun bir ömürden ziyade, noktalarını birbirine bağlayan ve kendi yumağını ören bir ağ gibi hissettiği bir dönemeyiz. Belki de, günümüzün polemiklerini yönlendiren kimi ideolojik çatışmaların, zamanın inançlı evlatlarıyla mekanın kararlı sakinleri arasında cereyan ettiği söylenebilir. Yapısalcılık ya da en azından, az çok genel bu ad altında toplanan şey, zaman dolayımıyla bölüştürülebilen elemanlar arasında, bunların yan yana, karşılıklı, birbirlerini içerimleyecek biçimde, kısaca bir tür birleşim olarak ortaya çıkarılabilen bir ilişkiler toplamı oluşturma çabasıdır; ve doğrusu bunu derken, yapısalcılık zamanı inkar etmemektedir; bu, zaman denilen şeyi ve tarih denen şeyi ele almanın belli bir biçimidir.

Yine de, günümüzde kaygılarımızın, teorimizin, sistemlerimizin ufkunda ortaya çıkan mekanın bir yenilik olmadığını görmek gerekir; Batı deneyiminde mekanın kendisinin bir tarihi vardır ve zamanın mekanla olan kaçınılmaz kesişmesini bilmezlikten gelmek mümkün değildir. Mekanın bu tarihini kabaca belirtirsek, Ortaçağ�da, hiyerarşik bir yerler bütünü olduğunu söyleyebiliriz; kutsal ve dünyevi yerler, korunaklı yerler ve tersine açık ve korumasız yerler, kentsel yerler ve köylük yerler (işte, bu insanların gerçek yaşamı içindir); kozmolojik teoriye göre, göksel yerlerin karşısında üst-göksel yerler vardır; ve göksel yerler dünyevi yerlere karşıttı; şiddetli bir şekilde yer değiştirmiş şeylerin yerleşmiş bulundukları yerler olduğu gibi, tersine şeylerin doğal mevkilerini ve dinginliklerini buldukları yerler de vardı. Çok kabaca ortaçağ mekanı denebilecek şey- bir yere yerleştirilmenin mekanı- tüm bu hiyerarşi, tüm bu karşıtlık, tüm bu kesişmedir.

Bu yerleştirilme mekanı Galileo�yla birlikte parçalandı; çünkü Galileo�nun eserinin asıl büyük günahı, Dünya�nın Güneş etrafında döndüğünü keşfetmiş, daha doğrusu yeniden keşfetmiş olması değil, sonsuz ve son derece açık bir mekan kurmuş olmasıdır; öyle ki, Ortaçağ yeri bir anlamda bu mekanda erimiş, bir şeyin yeri artık hareketi içindeki bir noktadan ibaret hale gelmiştir, tıpkı bir şeyin duruyor olmasının son derece yavaşlamış hareketinden başka bir şey olmaması gibi. Başka deyişle, Galileo�dan itibaren �on yedinci yüzyıldan itibaren- uzam yerleştirilmenin yerine geçmiştir.

Günümüzde ise, yerleştirilmenin yerini almış olan uzamın yerine mevki geçti. Mevki, noktalar ya da unsurlar arasındaki yakınlık ilişkileriyle tanımlanır; biçimsel olarak bu ilişkiler, diziler, ağaçlar, kafesler olarak betimlenebilir.

Diğer yandan, çağdaş teknikte mevki sorunlarının önemi biliniyor; enformasyonun ya da bir hesabın kısmi sonuçlarının, bir makinenin hafızasına depolanması, tesadüfi çıkışlı ayrı ayrı unsurların dolaşımı (örneğin, karayolundaki trafik, hatta telefon hattındaki sesler gibi), kimi zaman tesadüfi bölüştürülmüş, kimi zaman tek anlamlı bir sınıflandırmaya dahil edilmiş, kimi zaman da çok anlamlı bir sınıflandırmaya göre sınıflandırılan bir bütünün içinde işaretlenmiş ya da kodlanmış unsurların saplanması, vs.

Daha somut bir biçimde, yer ya da mevki sorunu demografi terimleriyle insanların karşısına çıkar; bu mevki sorunu, sadece dünyada insana yeterince yer olup olmadığını bilme sorunu- çok önemli bir sorun olsa da- değildir; bu, aynı zamanda, belirli bir durumda belirli bir amaca ulaşmak için hangi yakınlık ilişkilerinin, insani unsurların hangi depolama, dolaşım, saptama ve sınıflandırmalarının tercihen akılda tutulması gerektiğini de bilmektir. Mekanın, bizim mevkilendirme ilişkileri biçiminde sunulduğu bir dönemde yaşıyoruz.

Her durumda, günümüzdeki kaygının kuşkusuz zamandan ziyade, esas olarak mekanla ilgili olduğu kanısındayım; zaman, muhtemelen, mekanda bölüşülen unsurlar arasında mümkün olan dağılım oyunlarından biri olarak karşımıza çıkar.

Oysa, çağdaş mekan, onu kuşatan tüm tekniklere rağmen, onu belirlemeye ya da biçimlendirmeye yarayan bütün bilgi ağına rağmen �on dokuzuncu yüzyılda kutsallıktan arındırılmış bulunan zamandan kuşkusuz farklı olarak- belki henüz tümüyle kutsallıktan arındırılmış değildir. Elbette, (Galileo�nun eserinin işaret ettiği) mekanın teorik olarak kutsallıktan arındırılması bir ölçüde meydana gelmiştir, fakat mekanın pratik olarak kutsallıktan uzaklaştırılmasına belki henüz erişmedik. Ve belki yaşamımız hala dokunulmazlığını koruyan, kurumun ve pratiğin dokunmaya cesaret edemediği bazı karşıtlıkların hükmü altındadır: veri olarak kabul ettiğimiz karşıtlıklar: örneğin, özel mekanla kamusal mekan arasında, aile mekanı ile toplumsal mekan arasında, kültürel mekan ile yararlı mekan arasında, boş vakit mekanı ile çalışma mekanı arasındaki karşıtlıklar; bunların hepsi hala açıkça belli olmayan bir kutsallaştırmayla yönetilirler.

Bachelard�ın �engin- eseri ve fenomenologların tanımları, homojen ve boş bir mekanda değil; tersine, tamamen niteliklerle dolu bir mekanda, belki fantazmaların musallat olduğu bir mekanda yaşadığımızı bize öğrettiler; temel algımızın mekanı, düşlerimizin, tutkularımızın mekanı bazı içkin niteliklere kendilerinde sahiptir; bu, ya hafif, uçucu, şeffaf bir mekandır ya da karanlık, pürüzlü, dolu bir mekandır: yukarıdan bir mekandır, dorukların mekanıdır ya da tersine, aşağıdan bir mekandır, çamur mekandır, su gibi akabilen bir mekandır ya da taş gibi, kristal gibi sabitlenen, dondurulabilen bir mekandır.

Bununla birlikte, bu analizler, çağdaş düşünce için çok önemli olsalar da, özellikle iç mekanla ilgilidirler. Şimdi size sözünü etmek istediğim şey, dış mekandır.

İçinde yaşadığımız, bizi kendimize çeken, özellikle yaşamımızın, bizi kendi dışımıza çeken, özellikle yaşamımızın, zamanımızın ve tarihimizin erozyona uğradığı mekan, bizi kemiren ve aşındıran bu mekan, heterojen bir mekandır. Başka deyişle, içinde bireylerin ve şeylerin yerleştirilebileceği bir tür boşluk içinde yaşamıyoruz. Işıl ışıl farklı renklerle boyalı bir boşluğun içinde yaşamıyoruz, birbirine asla indirgenemez olan ve asla üst üste konamayan mevkiler tanımlayan bir ilişkiler bütünü içinde yaşıyoruz.

Elbette, bu mevkiyi tanımlamada kullanılacak ilişkiler bütününün ne olduğunu arayarak, bu farklı mevkileri tanımlamaya girişebiliriz. Örneğin, pasajların, sokakların, trenlerin mevkilerini tanımlayan ilişkiler bütününü betimlemek (Bir ten, içinden geçilen bir şey olduğu için, aynı zamanda bir noktadan diğerine geçmek için kullanılan ve dahası kendi de geçen bir şey olduğundan olağanüstü bir ilişkiler ağıdır). Geçici, ara mevkiler olan kafeler, sinemalar, pasajlar, bu mevkileri tanımlamayı sağlayan ilişkiler ağı dolayısıyla betimlenebilir. Ev, oda, yatak, vs.�nin oluşturduğu kapalı ya da yarı açık dinlenme mevkisi de, ilişkiler ağı dolayısıyla betimlenebilir. Fakat tüm bu mevkiler içinde beni ilgilendiren, tüm diğer mevkilerle ilişkide olmak gibi ilginç bir özelliği olan; ama belirttikleri, yansıttıkları ya da temsil ettikleri ilişkiler bütününü erteleyen, etkisizleştiren ya da tersine çeviren mevkilerdir. Tüm diğer mevkilerle bir anlamda ilişkide olan, yine de tüm diğerlerini yadsıyan bu mekanlar iki ana türe ayrılır.

Önce, ütopyalar vardır. Ütopyalar, gerçek yeri olmayan mevkilerdir. Bunlar, toplumun gerçek mekanıyla doğrudan ya da tersine dönmüş, genel bir analoji ilişkisi sürdüren mevkilerdir. Bu, ya mükemmelleşmiş toplumdur ya da toplumun tersidir; fakat her halükarda, bu ütopyalar özünde esas olarak gerçekdışı olan mekanlardır.

Yine ve muhtemel bütün kültürlerde, bütün uygarlıklarda gerçek yerler, fiili yerler vardır, bizzat toplumun kurumlaşmasında yer alan ve karşı-mevki türleri olan, fiilen gerçekleşmiş ütopya türleri olan yerler vardır-gerçek mevkiler, kültürün içinde bulunabilecek tüm diğer gerçek mevkiler bunların içinde hem temsil edilir hem de tartışılır ve tersine çevrilir-, bunlar fiili olarak bir yere yerleştirilebilir olsalar da bütün yerlerin dışında olan yer çeşitleridir. Bu yerler, yansıttıkları ve sözüne ettikleri tüm mevkilerden kesinlikle farklı olduklarından, bunları, ütopyalara karşıt olarak heterotopya olarak adlandırıyorum; ve sanıyorum ki, ütopyalarla kesinlikle farklı olan bu mevkiler, bu heterotopyalar arasında bir tür karma, ortak deneyim vardır ki bu aynadır. Ayna, sonuçta, bir ütopyadır; çünkü yeri olmayan yerdir. Aynada kendimi olmadığım yerde görürüm, yüzeyin ardında sanal olarak açılan gerçekdışı bir mekanda görürüm, oradayımdır, olmadığım yerde, kendi görünürlüğümü bana veren, olmadığım yerde kendime bakmamı sağlayan bir tür gölge; Ayna ütopyası. Fakat, gerçekten var olduğu ölçüde ve benim bulunduğum yerde bir tür geri dönüş etkisine sahip olduğu ölçüde, ayna aynı zamanda bir heterotopyadır; kendimi orada gördüğümden, bulunduğum yerde olmadığımı aynadan yola çıkarak keşfederim. Aynanın öte yüzünde olan bu sanal mekanın dibinde, bir anlamda bana yönelen bu bakış dolayısıyla kendime geri dönerim ve gözlerimi kendime doğru yöneltmeye ve yeniden kendimi bulduğum yerde oluşturmaya yeniden başlarım; ayna, aynaya baktığım anda işgal ettiğim bu yeri hem kesinlikle gerçek-çevreleyen bütün uzamla ilişki içinde- hem de kesinlikle gerçekdışı kıldığı anlamda-çünkü algılanmak için oradaki bu sanal noktadan geçmek zorundadır- bir heterotopya gibi işler.

Kelimenin gerçek anlamıyla heterotopyalara gelince, bunlar nasıl tanımlanabilir, ne anlamları vardır? Verili bir toplumda, bu farklı mekanların, bu başka yerlerin incelenmesini, analizini, betimlemesini, -günümüzde sevilen deyimle- �okunma�sını konu edinmiş olan �bilim demiyorum çünkü bu günümüzde fazlasıyla heder edilmiş bir kelimedir- bir tür sistematik tanımını, yaşadığımız uzamın hem mitik hem de gerçek bir tür tartışmasını düşünebiliriz; bu betimleme, heterotopoloji diye adlandırılabilir. Birinci kural, muhtemelen, dünyada heterotopya oluşturmayan tek bir kültürün bile olmamasıdır. Bu, her insan gurubu için bir değişmezdir. Fakat, heterotopyalar elbette çok çeşitli biçimler alır ve belki, mutlak anlamda evrensel olan tek bir heterotopya bile bulunmaz. Yinede, iki büyük tür halinde sınıflandırılabilirler.

�İlkel� denen toplumlarda kriz heterotopyaları diye adlandırdığım belli bir heterotopya biçimi vardır, yani toplum karşısında ve insanların içinde yaşadıkları insani ortamlarda kriz durumunda bulunan bireylere �yeni yetmeler, adet dönemindeki kadınlar, hamile kadınlar, yaşlılar, vs.-Ayrılmış ayrıcalıklı, kutsal ya da yasak yerler vardır.

Bizim toplumumuzda bu kriz heterotopyaları, hala bazı kalıntılara rastlansa da, kayboluyorlar. Örneğin, erkek cinselliğinin ilk belirtilerinin özellikle aileden �başka yerde� vuku bulmuş olması gerektiğinden, on dokuzuncu yüzyıldaki biçimiyle yatılı okul ya da erkek çocuklar için askerlik hizmeti kesinlikle böyle bir rol oynamışlardır. Genç kızlar için, yirminci yüzyılın ortasına kadar �balayı seyahatleri� diye adlandırılan bir gelenek vardı; bu, atalardan gelen bir temaydı. Genç kızın bekaretini kaybetmesi �hiçbir yerde� olabiliyordu ve o dönemde, tren, balayı oteli, bu hiçbir yerin yeriydi, coğrafi koordinatları olmayan bir heterotopyaydı.

Fakat bir gün bu kriz heterotopyaları günümüzde yok olmaktadır ve sanıyorum, onların yerine sapma diye adlandırılabilecek heterotopyalar almaktadır: Davranışı, ortalamaya ya da istenen norma göre sapma olan insanların içine yerleştirildiği heterotopya. Bunlar dinlenme evleri, psikiyatri klinikleridir; bunlar, ve elbette, hapishanelerdir de ve kuşkusuz, kriz heterotopyasının ve sapma heterotopyasının bir anlamda sınırında olan �çünkü ne de olsa bir krizdir fakat aynı zamanda bir sapmadır, çünkü boş zamanın bir kural olduğu toplumumuzda aylaklık bir tür sapmadır �huzur evlerini de ekleyebiliriz.

Heterotopyaların bu betimlenmesinin ikinci ilkesi, bir toplumun, tarih boyunca, var olan ve var olmaya devam eden bir heterotopyayı çok farklı biçimde işletebileceğidir; gerçekten de, her heterotopyanın toplum içinde belirgin ve kesin bir işlevi vardır ve aynı heterotopya, içinde bulunduğu kültürün eşzamanlılığına göre, şu ya da bu işlevi edinebilir.

Örnek olarak, ilginç bir heterotopya olan mezarlığı alıyorum. Mezarlık, kuşkusuz, sıradan kültürel mekanlara göre başka bir yerdir, yine de kentin, toplumun ya da köyün bütün mevkileriyle ilişkide olan bir uzamdır, çünkü her bireyin, her ailenin mezarlıkta akrabaları olabilir. Batı kültüründe mezarlık, pratik olarak, her zaman var oldu. Fakat önemli değişimler geçirdi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar mezarlık kentin ortasında, kilisenin yanında bulunuyordu. Burada, olabilecek her tür kabir hiyerarşisi mevcuttu. Cesetlerin, bireyselliklerini en ufak izine varıncaya kadar kaybettikleri kemiklikler var olduğu gibi, bazı kişisel mezarlar ve kilisenin içinde bulunan mezarlar vardı. Bu sonuncu mezarlar iki çeşitti. Ya bir işareti olan basit kapak taşları ya da anıtları olan mozoleler. Kilisenin kutsal mekanında bulunan bu mezarlık modern uygarlıklarda tamamen farklı bir görünüm edinmiştir ve ilginç biçimde, uygarlığın �kabaca bir ifadeyle- �tanrıtanımaz� olduğu dönemde Batı kültürü ölü kültü denen şeyi başlatmıştır.

Aslında, bedenlerin dirilişine ve ruhun ölümsüzlüğüne fiilen inanılan dönemde ölüden arta kalan şeye büyük bir önem verilmemiş olması çok doğaldı. Tersine, insanın bir ruha sahip olduğuna, bedenin dirileceğine pek inanılmadığı dönemden itibaren, sonuçta dünyadaki ve ölümlüler arasındaki varoluşumuzun tek izi olan, ölüden kalanlara belki daha fazla dikkat etmek gerekmiştir.

Her halükarda, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren herkesin kendi kişisel kalıntısı için küçük bir kutuya sahip olma hakkı oldu; fakat, diğer yandan, ancak on dokuzuncu yüzyıldan itibaren mezarlıklar şehirlerin dış sınırına konmaya başlandı. Ölümün bu bireyselleştirilmesi ve mezarlığın burjuvazi tarafından sahiplenilmesiyle birlikte, �hastalık� olarak ölüm takıntısı doğdu. Yaşayanlara hastalık getirenlerin ölüler olduğu varsayıldı ve ölülerin evlerin hemen yakınındaki, kilisenin hemen yakınındaki, neredeyse sokağın ortasındaki varlığı ve yakınlığının ölümü yayan şey olduğu varsayıldı. Mezarlıklardan salgın yoluyla yayılan hastalık teması, bu büyük tema on sekizinci yüzyıl sonunda da varlığını sürdürdü; ve mezarlıkların kenar mahallelere doğru taşınmasına ancak on dokuzuncu yüzyıl içinde başlandı. Bu dönemde mezarlıklar kentin kutsal ve ölümsüz rüzgarını değil, her ailenin kendi karanlık ikametine sahip olduğu �öteki şehir�i meydana getirir.

Üçüncü İlke. Heterotopyanın, birçok mekanı, birçok mevkiyi kendi içlerinde bağdaşmaz olan birçok mekanı tek bir gerçek yerde yan yana koyma gücü vardır. Örneğin tiyatro birbirine yabancı bir dizi yeri, sahnenin dikdörtgeni üzerinde art arda geçirir; örneğin sinema çok ilginç, dörtgen şeklinde bir salondur, dibindeki iki boyutlu bir ekranda üç boyutlu bir mekanın yansıdığı görülür; fakat belki de çelişik mevkiler biçimindeki bu heterotopyaların en eskisi, en eski örnek bahçedir. Günümüzde binlerce yıllık geçmişi olan şaşırtıcı yaratı eseri bahçenin Doğu�da çok derin ve üst üste konmuş anlamları olduğunu unutmamak gerekir. Geleneksel Acem bahçesi, dört köşesinde dünyanın dört diyarını bir araya getiren kutsal bir mekandı, merkezinde ise, diğerlrinden daha kutsal olan, dünyanın ortasındaki göbek gibi olan bir mekan vardı (havuz ve su fıskıyesi buradaydı); ve bahçedeki bütün bitkiler bu mekanda, bu mikrokozmosta pay edilmişti. Halılara gelince, onlar, aslında, bahçenin röprodüksiyonlarıydı. Bahçe, tüm dünyanın simgesel mükemmelliğinin gerçekleştiği bir halıdır ve halı ise, mekan boyunca hareket eden bir tür bahçedir. Bahçe, hem dünyanın en küçük parçası hem de tümüdür. Bahçe, antikçağın başından beri mutlu ve evrenselleştirici bir tür heterotopyadır (bizim hayvanat bahçelerimiz buradan kaynaklanır).

Dördüncü ilke. Heterotopyalar, genellikle, zamanın bölünmesine bağlıdırlar, yani katışıksız simetriyle, heterokroni diye adlandırılabilecek şeye açılırlar; insanlar geleneksel zamanlarıyla bir tür mutlak kopma içinde olduklarında heterokroniler tam olarak işlemeye başlar; böylece, mezarlığın son derece heterotopik bir yer olduğu görülür, çünkü mezarlık, bir birey için yaşamın kaybı anlamına gelen ve yok olmaya, silinmeye devam ettiği o yarı ebedilik olan bu garip heterokroniyle başlar.

Genel anlamda, bizimki gibi bir toplumda, heterotopya ve heterokroni görece olarak karmaşık bir biçimde örgütlenir ve düzenlenir. Öncelikle, sonsuza dek biriken zaman heterotopyaları vardır, örneğin müzeler, kütüphaneler; müzeler ve kütüphaneler, zamanın yığılmaya ve kendi zirvesini aşmaya devam ettiği heterotopyalardır, oysa ki on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyıl sonuna kadar müzeler ve kütüphaneler kişisel bir tercihin ifadesiydi. Buna karşılık, her şeyi biriktirme fikri, bir tür genel arşiv oluşturma fikri, bütün zamanları, bütün dönemleri, bütün biçimleri, bütün zevkleri bir yere kapama istenci, zamanın dışında yer alacak ve zamanın zarar veremeyeceği bir yer oluşturma fikri, kımıldamayacak bir yerde zamanın bir tür kalıcı ve sonsuz birikimini örgütleme projesi; tüm bunlar bizim modernliğimize aittir. Müze ve kütüphane, on dokuzuncu yüzyıl Batı kültürüne özgü heterotopyalardır.

Zamanın biriktirilmesine bağlı olan bu heterotopyaların karşısında, tersine, en önemsiz, en geçici, en eğrelti olan şeydeki zamana bağlı heterotopyalar vardır; ve bu, şenlik kipindedir. Bunlar, ezeli olmayan, fakat kesinlikle kronik heterotopyalardır. Tıpkı panayırlar gibi; şehirlerin kıyısındaki bu olağanüstü, boş mevkiler, yılda bir ya da iki kez barakalarla, sergilerle, tuhaf nesnelerle, güreşçilerle, yılan-kadınlarla, falcı kadınlarla dolarlar. Yine, kısa süre önce, yeni bir kronik heterotopya keşfedildi, bunlar tatil köyleridir; köy sakinlerine üç küçük hafta boyunca ilkel ve ezeli bir çıplaklık sunan şu Polinezya köyleri; ve ayrıca burada, heterotopyanın iki biçiminden şenlik ve biriken zamanın ezeliliği heterotopyasının iç içe girdiği görülür. Djerba�daki saz kulübeler bir anlamda kütüphanelerin ve müzelerin akrabasıdır, çünkü Polinezya yaşamına kavuşarak zaman ortadan kaldırılır; fakat aynı zamanda bu kavuşulan zamandır, sanki tüm insanlık tarihine dolaysız bir tür büyük bilgi gibi kavuşmuşuzdur.

Beşinci ilke. Heterotopyalar her zaman bir açılma ve kapanma sistemi gerektirirler; bu, heterotopyaları hem tecrit eder hem de nüfuz edilebilir kılar. Genel olarak, heterotopik bir mevkiye bir değirmene girilir gibi girilmez. Ya orada zorla kalınır; kışlanın, hapishanenin durumu budur ya da kurallara ve arınmalara boyun eğmek gerekir. Oraya ancak belli bir izinle ve belirli davranışları yerine getirdikten sonra girilebilir. Ayrıca, bu arınma faaliyetlerine tümüyle adanmış heterotopyalar da vardır; Müslümanların hamamlarında olduğu gibi yarı-dinsel, yarı-sağlıkla ilgili arınma ya da İskandinav saunalarında olduğu gibi görünüşte tamamen sağlıkla ilgili arınma.

Tersine, düpedüz açık olan, fakat genel olarak, ilginç dışlamaları gizleyen başka heterotopyalar da vardır; bu heterotopik mevkilere herkes girebilir, fakat, doğrusu, bu bir yanılsamadır: İnsan girdiğini sanır, oysa girilmiş olunduğu için bile dışlanılmıştır. Örneğin, Brezilya�nın ve genel olarak Güney Amerika�nın büyük çiftliklerinde var olan şu ünlü odaları düşünüyorum. İçeri girmek için kullanılan kapı, ailenin yaşadığı esas odaya açılmıyordu ve oradan geçen herkesin, her yolcunun bu kapıyı açma, odaya girme ve orada bir gece uyuma hakkı vardı. Oysa, bu kapılar öyle yapılmıştı ki, içeri giren kişi asla ailenin ortasına ulaşamıyordu, kesin olarak tanrı misafiriydi, gerçek anlamda davetli değildi. Bizim uygarlıklarımızda artık pratik olarak kaybolmuş olan bu tür heterotopyayı belki Amerikan motellerinin ünlü odalarında bulabiliriz. Arabayla, yanında metresle girilir ve gayri meşru cinsellik hem mutlak anlamda emniyet altında hem de mutlak anlamda gizli kapaklı yapılır ve bu arada açıkta yapılmasına izin verilmez.

Nihayet, heterotopyaların gizli özelliği, geri kalan mekan açısından da bir işlevlerinin olmasıdır. Bu işlev, ki aşırı uç arasında yayılır. Ya bir yanılsama mekanı yaratarak, insan yaşamının bölümlere ayrıldığı tüm mevkileri, tüm gerçek mekanı daha gerçek bir yanılsama olarak teşhir ederler. Artık mahrum oluğumuz şu ünlü genelevlerin uzun süre oynadıkları rol buydu belki. Ya da tersine, bizim mekanımız ne kadar düzensiz, ne kadar kötü yerleştirilmiş ve karmakarışık ise o kadar mükemmel, o kadar titiz, o kadar düzenli olan öteki mekan, öteki bir gerçek mekan yaratırlar. Bu, yanılsamanın değil; ödüllendirmenin heterotopyası olur ve bazı koloniler az da olsa bu işlevi görmüş olabilirler.

Bazı durumlarda, koloniler, yeryüzü mekanının genel örgütlenme düzeyinde, heterotopya rolü oynamışlardır. Örneğin, on yedinci yüzyılda, birinci sömürgecilik dalgası sırasında İngilizlerin Amerika�da kurdukları ve tamamen mükemmel öteki yerler olan şu püriten topluluklarını düşünüyorum.

Yine, Güney Amerika�da kurulmuş olan şu olağanüstü Cizvit kolonilerini düşünüyorum: İnsan mükemmelliğinin fiilen gerçekleştiği, son derece kurallı, harikulade koloniler. Paraguay Cizvitleri, yaşamın her noktada kurala bağlandığı koloniler kurmuşlardı. Köy, dörtgen bir meydanın etrafında katı bir düzenlemeye göre dağılmıştı. Ortada kilise vardı; bir yanda okul, diğer yanda mezarlık, kilisenin karşısından bir ana cadde geçiyordu ve bir diğeri dik açı ile bunu kesiyordu; ailelerin evleri bu iki eksen buyunca uzanıyordu ve böylece, İsa�nın işareti tam olarak kopya edilmiş oluyordu. Hıristiyanlık, temel işaretiyle Amerikan dünyasının uzamını ve coğrafyasını belirliyordu.

Kişilerin gündelik yaşamı düdükle değil, çanla düzenleniyordu. Herkesin kalkış saati aynıydı, çalışma herkes için aynı saatte başlıyordu; yemekler öğleyin ve saat beşteydi; sonra yatılıyordu ve gece yarısı, eşlerin kalkışı denen şey vardı, yani manastırın çalı çaldığında çiftler görevlerini yerine getiriyorlardı.

Genel evler ve koloniler, heterotopyanın iki aşırı türüdür; ve geminin, kendi üzerine kapalı ve aynı zamanda denizin sonsuzluğuna terk edilmiş ve bahçelerde gizli en değerli hazineler uğruna limandan limana, bir rotadan diğerine, genelevden geneleve, kolonilere kadar giden, kendi başına mevcut, yüzen bir mekan parçası, yersiz bir yer olduğu düşünülürse, geminin, on altıncı yüzyıldan günümüze kadar niçin sadece �elbette- iktisadi gelişmenin en büyük aracı değil (bugün bundan söz etmiyorum) aynı zamanda en büyük hayal gücü rezervi de olduğu anlaşılır. Gemi, mükemmel bir heterotopyadır. Gemisiz uygarlıklarda düşler kurur, maceranın yerini casusluk, korsanların yerini de polis alır.
____________________________________

Not: �Des espaces autres�, Cercle d�etudes architecturales�da konferans, 14 Mart 1967, Architecture, Mouvement, Continuité, no.5, Ekim 1984, s. 46�49

M. Foucault, 1967 yılında Tunus�ta yazılmış bu metnin yayınına ancak 1984 ilkbaharında izin verilmiştir.

Michel Foucault, Özne ve İktidar – Seçme Yazılar 2, Ayrıntı Yayınları, 2. Baskı, Çev. Işık Ergüden, 291�302, İstanbul, 2005

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir