AGORA filmine bakış: Kapanın elinde kalan tanrı…

Kaynak: http://www.nilpsikoterapi.com/
Psk. Mahmut Şefik Nil
“Yeryüzünde, tanrı kadar barış ve merhamet kaynağı olan her hangi bir kavram telaffuz edilmezken, yine aynı yeryüzünde kendisi adına bu kadar çok kan dökülmüş başka bir kavram yoktur. Anlaşılan o ki, kapanın elinde kalan şey tanrının kendisi değil, iktidarın ve gücün kimde olacağı kavgasıdır.”Milattan sonra 300’lü yıllardayız. Şimdiki Mısır devleti topraklarında kütüphanesi ile meşhur olan İskenderiye’deyiz. O dönem İskenderiye’de Paganlar (Putperestler), Musevilerle ve yeni yayılmakta olan bir din olan Hıristiyanlarla birlikte yaşamaktadırlar. Hıristiyanlık, İskenderiye’de resmi olarak kabul edilen bir din haline gelmiştir ve her geçen gün daha sayısı artan inanırları ile kentte yaşayan Paganları sayıca geçemeye başlamışlardır.

Filmin kadın karakteri Hypetia, kütüphanede ders veren bir filozoftur. Onun ilgilendiği ve zevk aldığı tek şey, bildiklerini öğrencilerine aktarmaktır, bir de, dünya, o zamanlar sadece beş gezeni bilen güneş sistemi ve yıldızların nasıl bir denge ile orada var olduklarını anlamaktır. O ne Pagan dininin ritüelleri ile ilgilenir, ne Museviler onu rahatsız eder ne de hızla yayılan ve sürekli tanrısal af ve cennet vaat eden yeni dinin öğretileri dikkatini çeker. Tüm bu sistemlerin dışında kalır ve kendini hiçbir dini öğretiye ait hissetmez. O, putlarla somutlanmış tanrılar ya da ruhsal bir düzlemden seslenen tek tanrı ile bağlantı kurmak yerine tanrısal olan evrene dönüktür.  O’nun için mucizevî olan, evrenin görünümleri ve işleyişleridir.

 

Filmin gelişimi içinde Pagan, Musevi ve Hıristiyan inanırların sürekli mücadele ettiklerini görürüz. Her zaman tanrı/ları adına yaptıklarını ileri sürdükleri didişmeler, birbirlerine hakaret etmeler, insan katletmeler film içinde yavaş yavaş şekillenir. İzlerken derinden bir yerde fark etmeye başlarsınız ki didiştikleri her hangi bir tanrı ya da tanrısal bir sistem değildir: İronik bir şekilde kavga kimin iktidar olacağı ve kimi yöneteceği ile ilgilidir. Bu dürtüleri nedeniyle, bağlılıkların ifade ettikleri tanrı/lardan her geçen an daha da fersah fersah uzaklaşırlar.

Hypetia, sağduyusu ile tüm bu süreci en yansız izleyen kahramandır. Babasının, Hıristiyanlara hadlerinin bildirilmesi için verdiği emre karşı cesurca karşı çıkar, Hıristiyan öğrencilerini Pagan öğrencilerden ayırmaz, onun için bilgi isteyen insan aynıdır. Gerektiğinde, Pagan olan toplumuna karşı çıkarak onları korur.

Ancak,  insanların en güçlü sesten bile duysalar, en tarifi mümkün olmayan tanrıdan mesaj geldiğine tanık bile olsalar yaptıkları aynıdır: Tanrı kavramını önce kişiselleştirmek, ardından kişiselleşen bu tanrıyı toplumsallaştırıp sonra da toplumsallaşmaya uymayanı, aynı tanrı adına dışlamak ve gerekirse onu yok etmek. Sanki her şeyden üstün olan tanrının varlığı, ona inandığını yüreğinde hissetmeyenler için bir tehdittir. Oysa ilginçtir ki, tehdit altında olma ihtimali hiçbir tanrı kavramı için kabul edilebilir değildir. Bu durumda gerçekten tehdit altında olan tanrı değildir. Öyleyse kimdir?

Bir ruh bilimci olarak ilgimi çeken insanların hangi tanrıya inandıkları ya da evrensel varoluşu nasıl algıladıkları ve açıkladıkları değildir. İlgimi çeken sürekli merhamet, bağışlanma, bütünleşme vaat eden tanrı/ların nasıl olup da şiddetin kaynağı haline gelebildikleridir. Benim anlamaya çalıştığım süreç, tanrısal mesajlarının hangi beyin ağı süzgeçlerinden geçerek deforme olduğu ve insanların nasıl bir sitemle şiddeti yeniden ve kendisine soru soramayacağınız bir tanrısal kanal ile güncellediğidir.

Agora’nın bir sahnesinde yakılan Musevi insanların cesetlerini gören Davus, gayretle onları yakan Ammonius’a beklenmedik bir soru sorar: “Hiç yanılmış olabileceğimizi düşündün mü?” Çünkü beyninin sağ yarı küresi ile gördüğü sahneler hiç barışçıl ya da insani değildir. Oysa ona vaat edilen, hep barış, affetmek ve bir yanağına tokat yerse gerekirse diğerini de vurulması için tokat atana çevirmektir. Ayrıca, ezilenlerin korunmasını emreden ve bu yüzden özellikle toplumsal olarak dışlanmışların, dolayısı ile güçsüzleşmişlerin kendini insan olarak hissetmesini sağlayan bu yeni dinle hiç bağdaşmayan bir görüntünün önündedir. Ammonius şaşırır ve ne hakkında yanılmış olduklarını sorar. Davus, bu dine girerken kendisini affedilmiş hissettiğini söyler ancak bu manzara karşısında “o kendini affedememektedir.” Ammonius şaşkınlıkla kimi affetmeleri gerektiğini sorar ve aşağılayarak “Musevileri mi? “ diye sorar. Davus kararlıdır. “İsa onları affetmişti.” der. Bu soruyu kendine çoktan sorduğu, verdiği yanıtın hızından anlaşılan Ammonius tarihin en klasik yanıtını verir: “Çünkü İsa tanrıydı. Sadece o böyle bir hoşgörüyü gösterebilir.”

Böylelikle, Tevrat yazmalarında insanı kendi suretinde yaratan, İncil yazmalarında bir insan gövdesinde bakire bir kadından dünyaya doğan, Kuran yazmalarında çamurdan yarattığı gövdeyi insanlaştırmak için kendi ruhundan üfürdüğünü söyleyen tanrı artık insana en uzak noktaya düşmüş olur. İnsan tanrı olmadığı için, tanrı adına ve tanrıya rağmen, tüm hamlıkları sergilemek, ilkel dürtülerinin emrine uymak zorundadır. Sanki bu şekilde insan çirkinleştikçe tanrı güzelleşir, insan aşağıladığı hayvanların yapmadığı kadar sistemli bir zulümle dünyayı savaş alanına çevirdikçe tanrı daha barışçıl olur, ekonomik, sosyal, dinsel alanlarda adaletsizleştikçe tanrı daha da adilleşir. Tanrının sevgi dolu merhametinden ısrarla bahsedenler, aniden zalimce bir nefret söylemi ile farklı olana saldırabilirler. Çünkü her koşulda merhamet sahibi olan ancak tanrı olabilir.

Davus bu açıklamanın ardından daha sert bir şekilde ağzının payını alır zaten. “Sen hangi cüretle kendini tanrı ile karşılaştırırsın!”

Eric Fromm din öncüllerinin samimi insanlar olduklarını ve bulundukları toplum için devrim niteliğinde sosyal düzenlemeler için yaşamlarını feda ettiklerini söyler. Ancak ardıllarının hızla dini mesajları, iktidar ilişkilerini yeniden ve birilerinin lehine güncellemek için deforme ettikleri tespitinde bulunur. Dengeleme, barış ve eşitlik önerisi ile gelen mesaj, yorumlanarak her türlü eşitsizliğin ve şiddetin kaynağı haline gelir.

Arno Gruen “İçimizdeki Yabancı” adlı kitabında saldırıp öldürmeye çalıştığımız diğerinde bizi tahrik edenin kendi içimizdeki kabul edemediğimiz yanımız olduğunu öne sürer. Dışarıdaki dışlanmışın, kötünün yok edilmesi aslında kendi içimizdeki kötüye ayna olduğu için, kendimizi yok edemediğimiz izaman gelişen bir refleksle aynayı kırdığımızı Milovan Djilas’ın “Adaletin olmadığı Ülke” isimli otobiyografisinden aldığı bir öykü ile örnekler.

“Savaş sonrasında bir gün,  Karadağlı ve Yugoslav olan Sekula, Müslüman bir Türk ile karşılaşır. Her ikisi de Akova’dan Mojkovac’a gitmektedirler. Birbirlerini önceden tanımıyorlardır. Şehirlerarası yol, yolcuların sık sık pusuya düşürüldüğü ormanlık bir araziden geçmektedir. Müslüman, yanında bir Karadağlı olmasından hoşnuttur. Sekula ise, civarda Türk partizanların varlığı bilindiğinden bir Türk ile yolculuk ettiği içi kendini daha güvende hissetmektedir. İkisi, dostça bir sohbet tutturup birbirlerine sigara ikram ederler. Müslüman’ın, mülayim bir aile babası olduğu her halinden bellidir. Ormanlık arazide yolculuk iki erkeği birbirine yakınlaştırır.”

“Sıcak bir yaz günüdür. Yol, ormanın içindeki bir derenin kenarından geçtiğinden, her iki yolcu da hoş bir serinlik hissetmektedir. Dinlenip bir şeyler yemek için bir yere oturduklarında Sekula tabancasını çıkarır. Güzel bir silahtır ve niyeti biraz övünmektir. Müslüman, tabancaya beğeni ile bakarak dolu olup olmadığını sorar. Sekula, dolu olduğunu söylediği anda, aslında parmağının bir hareketiyle Türk’ü öldürebileceği aklına gelir. (Yine de henüz böyle bir karar almamıştır.) Tabancayı Müslüman’a çevirir, tam iki gözünün arasına nişan alır, sonra da ‘Evet dolu ve istersem seni öldürebilirim.’ der. Müslüman güler ve ‘şeytan doldurur.’ diyerek Sekula’dan tabancayı indirmesini rica eder. Sekula bir anda yol arkadaşını öldürmesi gerektiğini anlar. Eğer bu Türk’ü hayatta bırakırsa, yaşadığı utanç ve suçluluk duygusuna tahammül edemeyecektir. Kazara olmuş gibi yaparak adamın gülen gözlerinin arasına ateş eder.”

Arno Gren’in alıntı yaptığı Djilas, Sekula ile yaptığı görüşmede silahı şaka olsun diye doğrulttuğunu öğrenir. Bize ne kadar saçma ya da anlaşılmaz gelse de Sekula’nın yabancıdan nefret ettiği için değil, nefret edemediği için onu öldürdüğünü söyler.

“Bu yüzden utanç duydu, bu yüzden suçluluk duydu; çünkü kendi içinde hissettiği dostluk ve iyilik bir zayıflık duygusuna dönüşmüştü. Bu duyguyu yok etmek zorundaydı. Ötekini öldürdüğünde, kendi içindeki insanlığı da öldürmüş oldu.”

Tıpkı bu yaşanmış alıntıda olduğu gibi Davus da öldürdüğü her Pagan ya da Musevi insanla birlikte kendi insanlığını öldürdüğünü hissetmiştir. Bu yüzden kendini affedememektedir. Ancak kendisini, tanrı ile karşılaştırılmayacak kadar sefil hissettiren cümlenin emri ile susar. Sanki kendini onunla kıyaslamadığını kanıtlamak için tanrının tüm özelliklerinin zıddını sergilemelidir: Tanrı affediyorsa o kin beslemeli, tanrı yaşamı var ediyorsa o yok etmeli, tanrı herkesi kendi kulu olarak eşit yarattığını söylüyorsa o toplumsal katmanlar üreterek eşitsizliği yaratmalıdır.

Şehrin eski pagan, yeni Hıristiyan Valisi ise Hypatia’ya aşıktır. Görünüşte bu nedenle ama temelde Hypetia’nın sağduyulu algısı nedeniyle sık sık ondan fikir alış verişi yapmaktadır. Hypetia’nın güzelliği dışında, yüreğindeki sağduyuya olan güveni ve dürüstlüğü de onu çok etkilemektedir.

Başrahip Cyrill, şehrin valisini herkesin toplandığı kilisede, tanrıya bağlılığını kanıtlaması için çağırır. Vali “siyaseten” başka seçeneği olmadığı için kabul eder. Cyrill’in vaazı MS. 67 yılında öldürülen Aziz Pavlus’un Timetosa’ya yazdığı mektubun 2. Babındaki 8. Ayetten başlar. (Benim elimdeki İncil çevirisi,  Kitabı Mukaddes şirketinin 1993 yılındaki basımı. Filmdeki çeviriler kelime olarak farklı ama anlam olarak aynı. Ben filmdeki çevirilerle devam etmek istiyorum.)

“Bu yüzden erkekler her yerde mübarek ellerini kaldırarak dua etmelidirler; sinirlenmeden ve kavga etmeden. Aynı şekilde kadınların gösterişsiz, iffetiyle ve adabıyla giyinmesini isterim. Örgülü saçlarla veya altınlarla, incilerle, pahalı giysilerle değil, sevaplarıyla isterim. Kadın sakin ve mutlak bir itaatle öğrensin. Bir kadının bir şey öğretmesine, erkek üzerinde otorite kurmasına izin vermem. Tam tersine sesini çıkarmamalıdır.” Başrahip Cyrill, elindeki İncili kapatırken tüm cemaate Aziz Pavlus’un yazdığı cümleleri kast ederek. “Bunlar tanrının sözleridir.” der.

Böylelikle tanrı, kadınları, mutlak bir sessizliğe, eğitimsizliğe, bildiklerini bir erkeğe aktaramamaya mahkum etmiş olur. Başrahip Cyrill yukarıdaki mektubu okumasının amacı, bir kadın filozof olan Hypetia’nın vali üzerindeki etkisini kırmaya ve gerçekte bunu tanrı aracılığı ile yaparak kendisi vali üzerinde etkili olmaya çalışmaktır.

Bu strateji tarih boyunca aynı kalan güç kazanma stratejilerden biridir. Tanrı, gelenek, yasa, devlet, millet, ordu gibi sorgulanması baştan engellenmiş olan kavram ve kurumlar sürekli güç kazanmak isteyenlerin temel referansları olarak iş görür. İşin ilginci bu strateji küçük bir çocukken öğrenilir. Çocuk anne ya da babanın yetkilerini, kardeşleri üzerinde kullanmak için sık sık onları referans gösterir. Örneğin annelerinin susmasını istediğini hatırlatarak kardeşlerini susturan çocuk, “uslu çocuk” olarak göze girmenin dışında kendine ait olmayan bir yetkiyi kullanarak kardeşlerini, ileride ise diğerlerini kontrol edebileceğini fark eder. “Uslu” olabilmek için, ilkin kendi içindeki “yaramazı” durdurmak zorunda kalan çocuk, zamanla diğer yaramazları da durdurmak yolunda ustalaşır. Artık onay almayan davranışları sergileyen “onlar” ve “kendisi” yalnız kalmış olurlar. Bu durumda çocuk kendi gibi uslu olanları arar ve yalnızlığını dengelemeye çalışır.

Başrahip Cyrill’de bu sistemi kullanarak, Hypetia’nın bir dinsiz olduğu, bilimsel meselelerle uğraştığı, ‘dünya güneş etrafında dönüyor olmalı*’ fikrini savunarak bunu erkeklere öğretmeye çalıştığı için ve bu yolla kutsal kitaba hakaret ettiği için bir “cadı” olduğunu ilan eder. Daha sonra İncil’i alarak Valinin önünde havaya kaldırır. Ona diz çökmesini ve tanrıya itaat etmesini emreder.

Acı bir şekilde, netliğini yitiren ya da netleşen, kime itaat edilmesinin istendiğidir. Bir kere daha tanrının neden kadınları mutlak sessizliğe mahkum ettiğini sormadan edemezsiniz. Bir kadın ya da erkek, öğretici olmanın cinsiyete bağlı kalışı bugünkü zihinlerimizle algılayamadığımız bir emirdir. Belki torunlarımızın, neden bir travestinin öğretmen olamayacağını sandığımıza verdikleri tepki de bu anlamazlık olacaktır.

Filmde hissettiğimiz, tanrının, kadınları tehlikeli gördüğüdür. Zaten Pavlus’un mektubu, cennetten çıkaran günahı Adem’e işlettiği için “suçlu” olan kadının, ancak doğurarak temizleneceği ile biter. Bu kısım filmde yoktur. Sahnenin çekim açısı, verdiği görsel mesaj açısından oldukça ilginçtir: Elindeki İncili havaya kaldıran Pavlus, İncilin göğe yükseldikçe tanrısallaşan görüntüsü için bir kaide gibi görünür ama artık bir insan gibi değil, sadece bir kaide gibi.

Dört İncil yazmasında yer almamasına rağmen, insan türünün yarısını birden sessizliğe iten tanrının hükmü neden bu kadar serttir ve neden Pavlus’un bu cümleleri direk ‘tanrının sözü’ olarak ilan edilir soruları, yanıtını bilmediğim ama mutlaka Hıristiyan teologlarınca oldukça ‘mantıklı’ açıklanmış bir sistemdir.

Ancak daha yakın bildiğim bir süreç olan İslam’da da benzer bir süreç ve sistem söz konusudur: Kuran metinlerinde kadınlara verilen boşama, oy kullanma, mirastan pay alma, eşini seçme, boşanma halinde maddi güvence gibi dönemi için oldukça radikal olan yenilikler Muhammet peygamberin ölümünden sadece 100 yıl sonra tam tersine dönmüştür.

İslam tarihini peygamberin ölümü ile sonlandıran aktarımlar, peygamberin eşlerinden Hatice’nin ticaret yapan bir tacir olduğunu söyler ancak bunu, tanrının, Peygamberi zenginleştirme yolu olarak açıklar. Yine aynı şekilde Peygamberin eşi olan Ayşe’nin hukukçu, eğitmen ve çoğunlukla hemşirelik, bir kere de siyasi olarak doğru algıladığı bir şeyi yaptığı için savaşlara katılan bir kadın olduğunu çok fazla öne çıkarmaz. Ümmü Seleme’nin bir doktor,  güçlü bir konuşmacı ve eğitmen olduğu bilgilerini detayda tutarak onların ‘takva’ ile ile ilgili yönlerini öne çıkarır. Zaten Halife Ömer zamanında boşanma süreci kadın aleyhine tek talak (boşama erkeğe ait bir cümlelik hak) haline gelmiştir. Emeviler zamanında ise kadının Cuma namazlarına gelmemesi sağlanarak oy kullanmalarının ve siyasete katılmalarının önü tıkanmış olur.

Böylelikle iktidar ya da tanrı adına üstlenilen güç,  ana metin olan Kuran’da değil ama sonraki düzenlemelerde erkeğe kayar. Ayetler ile yapamadığını yorumlar aracılığı ile yaparak, toplumsal yapıyı kadın aleyhine daraltan sistem, bu gücünü, kadınlarla eşitlenme yönünde kullanmayı bir türlü beceremez.

Dikkatli bir inceleme İslam tarihinde kadın evliyalar olduğunu ama bir tane kadın bilimci, hukukçu (fakih) ya da yazar olmadığı gerçeğine ulaşmamızı sağlar. Varsa da bilinmezler. Yani Hypetia’nın öyküsünde olduğu gibi kadınlar erkekleri yönetemezler, eğitemezler. Oysa İslam kaynakları, birçok erkeğin, peygamberin eşlerinden hukukçu olanlar tarafından eğitildikleri örnekleri ile doludur. Ama kalkıp da hiçbir kadın, tıpkı Davus gibi, kendini peygamberin eşi olan kadınlarla “mukayese etme” haddini zaten kendisinde bulamaz. Kuranda hiçbir şekilde değinilmemesine rağmen kadın, erkeği cennetten çıkaran kişi olarak işaret edilir ve iffetli bir anne olması kanalı ile evinde oturması temin edilmiş olur.

Filme dönersek, artık hypetia eğitmenlik yapamayacaktır; kadındır. Tanrı tarafından affedilmeyecektir; dinsizdir.  Yaptığı tuhaf gözlemler nedeniyle, (aslında Başrahip Cyrill’e itaat etmemesi ve vali üzerinde etkin olması nedeniyle) “cadı” ilan edilmiştir. Elbette ki tüm bunların karşılığı Hypetia’nın yok edilmesidir. Hypetia öleceğini bilir ama yüreğinde hissetmediği için Hıristiyan olmayı reddeder.

Bir macera filmi ya da Agatha Christie romanı olmaması sebebiyle ‘Agora’ filminin finali hakkında konuşmak, katilin kim olduğunu önceden söylemek olmayacaktır. Ancak ben yine de final hakkında konuşmayı Patrick Suskind’in “Koku” adlı romanındaki Grenouille adlı başkahramanının,  oldukça dahiyane bulduğum intiharı gibi algıladığım için bu konuda bir şeyler yazmayacağım. O finalin izlenerek yaşanması ve aşk dediğimiz yaşantıya bir de Davus’un ikilemi üzerinden tanık olunması gerektiğine inanıyorum.

Başrahip Cyrill, Hypetia ve yüzlerce insanın tanrı adına ölmelerine ve sürülmelerine, mutsuz insanlar olmalarına sebep olur. Ve daha sonraki tarihlerde on binlerce kadını cadı, yüzlerce erkeği eşcinsel oldukları gerekçesi ile yakarak öldüren Kilise tarafından aziz ilan edilir.

Anlaşılması zor olan aynı çelişki İslam dahil tüm dünya din tarihinde eğer aranırsa kolaylıkla bulunur. Emeviler döneminde “güzel ve şehvet uyandırıcı” oldukları için evlerine kapatılan kadın, günümüz Türkiye’sinde başörtülü olduğu için eğitim hakkından mahrum edilir, “açık saçık” giydiği için tecavüze uğrarsa ya da törelere uymadığı için öldürülürse katil ceza indirimi alır. (Bu yasanın çok yakın bir zaman önce değiştiğini sanmaktayım. Ama zihinler yasalar kadar hızlı değişmeme özelliği gösterir.)

Yeryüzünde, tanrı kadar barış ve merhamet kaynağı olan her hangi bir kavram telaffuz edilmezken, yine aynı yeryüzünde kendisi adına bu kadar çok kan dökülmüş başka bir kavram yoktur. Anlaşılan o ki, kapanın elinde kalan şey tanrının kendisi değil, iktidarın ve gücün kimde olacağı kavgasıdır.

16 Nisan 2010 tarihinde gösterime girecek olan bu filmi kaçırmamanız dileği ile.

Psk. Mahmut Şefik Nil

Film hakkında bilgi almak için: http://www.sinemalar.com/film/25441/Agora/

* Cambridge Üniversitesi Dr. John Lightfoot, (http://en.wikipedia.org/wiki/Ussher_chronology)  M.S. 1642’de, Hypetia’dan 1300 yıl sonra, evren ve dünyanın M.Ö. 3929’da 17 Eylül Perşembe günü saat sabah 9.00’da yaratıldığını yazar. (Dünya küre olduğu için belli bir saat referansı verilmesi mantıksızdır. Evrenin yaşı ise milyarlarca yıl önce olarak bulgulanmıştır.)  Aynı şekilde Suudi Arabistanlı şeyh Abdülaziz Bin Baz 1975 yılında (Hypetia’dan 1600 yıl sonra), dünyanın düz olduğunu ve dönmediğini öne süren bir makale yazmıştır. Bu fikre karşı çıkmanın dinden çıkmak ve cezasının ise ölüm olduğunu söyleyen Bin Baz,  Ay dahil her hangi bir gezegene de gidilmesinin imkansız olduğunu öne sürmüştür. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5697911.asp?m=1

2 Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir