“Kabala” penceresinden

Bu notları, birkaç kitaptan derledim. Kesinlikle orijinal kaynaklara dayanan bir araştırma olma iddiası taşımıyor. Uzunca olsa da, neticede çeviriler ve yorumlar arasından çıkarılmış notlar, düşünceler. Amacım bulunduğum noktada bilgimi toparlamak, ayıklamak, soru sormak ve bu süreci dostlarımla paylaşmaktan ibaret. Sürçi lisan ettiysek, affola, düzeltile..

KABALA ÜZERİNE
Kabala’nın temel kitabı olan, “Zohar’ın öğretisine göre, ruhunu yüceltmek isteyen herkes, aynı anda kendisini Tanrının hisseden yada hissetmeyen bütün yaratılarını yüceltmeye adamıştır. Bütün ruhlar ilahi ruhla birlikte sadece ve sadece bir bütün oluştururlar. İnsanın dünyadaki yaşamının tek amacı birleşmenin deneyiminde bunun farkına varmasıdır.”

Kabala’nın ne zaman başladığı bir muammadır. Kabala’nın kendisi, öğretisi kadar gizemlidir.. Öyle deniyor ! Bir ihtimal Hz. İbrahim ile veya başka bir ihtimal, İ.Ö. 6yy civarında Hezikiel’in vizyonlarıyla, yahut İ.S. 79 ile 91 Yılları arasında Rabbi Simeon Ben Yohai’in sürgün döneminde mağarada geçirdiği süre içinde, belki de İ.S 2. yy’da, Rabbi Akiva ve diğer Talmud’çular ile birlikte başlamış olabilir. Her ne zaman başladı ise, Yahudilik felsefesinin tarihinde çok önemli bir rol oynadığına kuşku yoktur.

Kabala’ya olan ilgi 17. yüzyıldan sonra kaybolmuş görünmektedir. Bu itibar kaybına kısmen Sabetay Sevi olayı ve 18 yy.da ilk olarak Ukrayna’da ortaya çıkan ve yine bir çoğu Sabetaycılar’dan oluşan Hasidizm hareketleri neden olmuş gibi gösterilmektedir. Oysa o tarihlerde artık sanayi devriminin, akılcılık ve teknolojiye verilen önemin insanlık ülküsünü değiştirmiş olduğunu ve insanın gerçeklik arayışında ilgi alanlarının farklılaşmış olduğunu; teist, ateist ve akıl dini felsefelerinin yükseldiğini göz ardı etmemek gerekir. Özellikle de 18. yy.lın kapanmasıyla, batılılaşma idolü ve onunla birlikte “Laiklik kültü” başlamıştır ve genelde mistik akımlar yükseliş göstermemiştir. Bu dönemlerden itibaren insanlık teknoloji devrimlerinin sarhoşu olmuştur. Bu durum insanlığı tamamen yeni düşünce sistemleri içine götürmüş ve yeni sorunlarla karşı karşıya bırakmıştır.

REFORMCU BİR YAKLAŞIM
Konumuza dönersek, Kabala genelde kurumsal dine paralel fakat ayrı gelişmiştir. Yerleşik dinler uzun yıllar boyunca savaşçı, despot , kendisine bir kişilik atfedilmiş, tarafgir, insandan uzak , yargılayıcı ve kaderci bir tanrı ve yasaklarla dolu bir din anlayışı aşamalarından geçmişlerdir. Günümüzdeki Tanrı anlayışına doğru binlerce yıl süren bir yolculuk yaparken, Kabala tüm mistik akımlar gibi insan düşüncesinin derinleşmesine katkıda bulunmuştur.

• Kabala dogmalara karşı çıkmış, her fikri ve önermeyi didik didik etmiş, her ustası ile birlikte yeni bir muhakeme yaratmıştır.
• Zohar, sembolik anlamı ve gizemleri görülmediği taktirde Torah’ın sıradan bir metin olabileceğini söyler.
• Birçok kabala okulu , “halakh” denilen kuralları tartışmış veya geçersiz olduğunu işlemiştir.
• Hatta bugün artık alışılmış bir düşünce gibi görünen:”Tanrı inanışının tamamen kişisel bir şey olduğu” konusundaki laik tutuma da Yahudilik içinde Kabala öncülük etmiştir.

MİSTİK AKIMLARI KÖKTEN DİNCİLİK İLE KARIŞTIRMAMAK GEREKİR
Gerek Musevi mistisizmi, gerek İslam Sufiliği çağına göre daima ilerici olmuştur. Müslüman Sufiler’de, Kabalacılar ‘da, “felsefe ve aklı”, inanışları ile çelişkili değil esinleyici bulmuşlardır. Her ikisi de kültürlerin kaynaşmasından beslenmiş, onu desteklemiş, akılcılık akımlarına ilk açılan filozofları yetiştirmiş, eşitlik ülküsünü içinde taşımış, hatta çağlarındaki resmi kurumlar tarafından bastırılmaya çalışılmış, bir anlamda muhalif akımlardır.

Taht Mistikleri veya Talmud Bilginleri olarak anılan İ.S. 4 ve 5 yy Kabalacıları; Haham Yuhannan, mistik Haham Akiva ve Haham İsmail gibi tanınmış din adamları resmi ve nesnel bir öğretiye gerek duymamışlar, herkesin kendi gücüne göre Tanrıyı görüp kavrayacağını yani “inancın öznel bir deneyim olduğunu” vurgulamışlardır. Ve her bir peygamberin Tanrıyı farklı bir şekilde algıladığını belirtmişlerdir..

Kabalistler için birey kutsaldır
Çünkü birey, evrenin oluşumuna veya tanrısallığın tamamlanmasına katkıda bulunmak durumundadır. Hayatın anlamı da budur. Bu aynı zamanda kaderciliğin de karşıtıdır.

Kabalistler için özgürlük çok önemli bir hak olmuştur.
“Bu hahamlar için bir tek adamı kurtarmak, tüm dünyayı kurtarmak demekti. Bunlar hukuk ilkeleriydi. Yahudi olmayanlar ve köleler için de aynen geçerli idi.. Tüm Haham literatüründe bir tek hapis cezası lafı yoktur. Çünkü bir insanın özgürlüğünü ancak Tanrı sınırlayabilirdi”.

Ayrıca Kabala sistemlerinde evlilik ve cinselliğin çok temel bir önemi vardır:
Şekinah, dişil bir kavramdır ve Tanrının yeryüzündeki tecellisinin dişi oluşunu vurgular. Evli olmayan bir Kabalist olamaz çünkü o kişinin dişil yönü dolayısıyla “Tek” oluşu tamamlanmamıştır. (İki olmayan bir değildir) Eşlerin birleşmesi ise kutsaldır.

Kabala çileci değildir:
Hahamların bizzat kendileri kasvetli, münzevi ve yaşamdan uzak bir ruhaniliği vaz etmemişlerdir. Aksine iyi ve mutlu bir yaşam sürmenin Yahudiler için bir yükümlülük olduğunu vurgulamışlardır. Yakub, Davut ve Ester gibi Kitabı Mukaddeste adı geçen kişiler, hasta ya da mutsuz olduklarında kutsal ruhun kendilerini bırakıp terkettiğini ileri sürmüşlerdir. Ve bu durumda yirmiikinci mezmuru zikretmeleri söylenmiştir; “Tanrım Tanrım beni niçin terkettin?”
Zohar’da da açık bir şekilde Tanrı’nın huzuruna ancak neşe ile çıkılabileceği anlatılır.

Kabalistler ve onların etkisiyle Yahudilik, mutluluğu ve çalışmayı ibadet saymıştır. Özellikle Sefardim topluluklarda bu gelenek devam etmiştir. Daha ziyade Ortodoks Hiristiyanlığında ortaya çıkmış olan çilecilik Yahudilikte olmadığı gibi, Kabala disiplinlerinde sadece 1-2 istisna olarak görülmektedir. Onlar da genelde Kuzey Avrupa’da 12. yy.da gelişen münferit akımlardır.

KÖTÜLÜK SORUNU
Tek Tanrılı dinlerin resmi versiyonlarında , “Kötülük” Tanrı’dan hep yalıtılmıştır. Kabala bir adım daha atıp ve kötülüğün de Tanrı yaratısı olduğunu söylemiş ve Tanrının kötülüğü neden yarattığını sorgulamıştır.

TANRIYI BULMAK İÇİN RUHU ÇÖZMEK
Kabala ustaları, bütün mistikler gibi zihinsel ve kişisel olgunluğa çok büyük önem vermişlerdir. Kişinin kaygılardan arındırılması ve benlik çemberinin aşılması, sorunların ve takıntıların çözülmesi için her biri kendi ilkelerini ve tekamül yöntemlerini geliştirmişlerdir.

Kabala Tanrı’yı bulmak için ruhu çözmeyi, onu bağlayan düğümleri açmayı, zorunlu görür. Kabalacılar bilinçaltını takıntılarından ve tortularından arındırmayı hatta onu karanlık bir belirsizlik alanı olmaktan çıkarıp aydınlık bir yol yapmaya çalışmışlardır. Bilinç ve bilinçdışı üzerinde güçlü bir kontrol kurmak ve berrak bir ruhu oluşturmak üzerine çalışmışlar ve kendi amaçları doğrultusunda başarılı olmuşlardır.

Bilinçli zihin ve bilinç dışı alanların, imgelemin böylesine kontrol edilebilmesi inanılmazdır. Ki bu konuları Şaman ritüellerden başlayarak görüyoruz..

MEDİTASYON- BEŞ ELEMENT
Meditasyon ve nefes alıştırmaları ile bilinçaltının arındırılması, bilindiği kadarıyla 6000 yıldır uygulanmaktadır. Çok daha eski olması ihtimali daha kuvvetlidir. Kabala’da konsantrasyon , boyut değiştirme ve imgelem aleminde yol almak için nefes alıştırmalarının kanatlarına oturur. Nefsin terbiyesi, benlik engelinin aşılması için de aynı yolu izler. Zohar’da şu açıklamalar yer alır:

“İnsan nefesi hava –ateş-su gibi narin elementlerin karışımıdır. Nefeste saklı bulunan sırları öğrenen ve onlarla alıştırmalar yapan Süleyman, doğanın yaratılmış şeyler üzerindeki fiziksel örtüsünü kaldırabilmiş ve onun altındaki ruhu görebilmiştir” der Simeon..

Zohar, dünyada insanın Tanrı ile birleşmesinin nefes aracılığıyla olabileceğini söyler. Nefes alıp vermenin gizemini, Tanrının birliğinin zikrine benzetir; “İnsan dikkatini toplamak yoluyla bilinçli olarak hayat ruhunu içinde biriktirebilir ve bunu kutsal enerji Emlohim Hayeim’e, yani yaşayan Tanrıya dönüştürebilir. O zaman ilahi enerji, bedendeki toprağı, havayı, ateşi ve suyu en basit durumlarına dönmeye zorlayarak, düşünceyi “saf ses” haline indirger. Bu belirsiz durumda beden ve akıl son derece sessizdir ve Kabalacı ilahi enerjiyle titreşen boş bir kanal gibidir.”

TAOCU SİSTEM İLE ETKİLEŞİM
Öte yandan, Taocu sistem ile Kabala’sisteminin parallikleri ilginçtir. Bu başlı başına bir inceleme konusudur. Şamanik sistemlerin bugün yeniden ortaya çıkması, Kabalanın Şamanik evren görüşüne yakınlığı anlamlıdır.
İzahı zor bir başka ilginç örnek, 6 Köşeli Yıldız’ın Tüm Taocu düşüncenin temeli sayılan I Ching’in şablonu olmasıdır (Kitabın imparator Fsu His İ.Ö. 3000 zamanından kalma olduğu söylenir).

İNSANLIK MİRASI
Tabii asıl ilginç konu kavimlerin değil insanlığın tarihidir. Ve iletişimin olmadığı, bilgilerin yazıya bile aktarılmadığı çağlarda insanoğlunun bu denli paralel kültürler yaratabilmesi veya bu kültürlerin birbiri içinde dokunabilmesidir

Karen Armstrong’un “Tanrı’nın Tarihi” isimli görkemli araştırmasında ifade ettiği gibi, “Tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, daha henüz ticari ilişkilerin bile kurulmadığı bir dönemde (Çin ve Avrupa arasında olduğu gibi) önde gelen bütün uygarlıklar paralel çizgilerde gelişme göstermişlerdir. “

Bilginin serüveni, dinlerin serüveninden ayrılmaz. Bilginin nerede, nasıl başladığını araştırmaya ve medeniyet tarihi üzerinde iz sürmeye başladığınız zaman, dinlerin ve inançların tarihi ile karşılaşmanız ve farklı coğrafyalardaki kültürlerin paralelliği karşısında hayretler içinde kalmanız kaçınılmazdır.

KÜLTÜREL İKLİM
İnsanoğlunun düşünsel serüveninin tümü gibi Kabala da bulunduğu ortam, kültürel iklim, çağın gelişmeleri, siyasal olaylarla ve onların yol açtığı karşılaşmalar, kaynaşmalar kadar tepkilerle etkileşim içinde oluşmuştur ve tüm dinlerde, bütün çağlarda olduğu gibi, Uygarlık tarihi boyunca Musevilik dini de değişim içinde oluşmuştur.

Tarihe bugünün bilinci ile bakıp değerlendirmek anlayışın yolunu kapatır. Bilgi sancılı bir şekilde gelişmiştir ve bugün bize en sıradan veya spekülatif gelebilen çözümlemeleri, ortaya çıktığı dönemde ifade ettiği göreceli anlamlarla değerlendirmek önemlidir.

Tarihsel gelişmeyi izlediğimizde, ne Musanın ne de İbrahim’in Tanrılarına bugün bizim inandığımız gibi inanmadıklarını görürüz. Hz İbrahim’in tanrısının adı çoğunlukla “EL”dir. EL o dönemde aynı zamanda Filistin’in putlarından biridir. Yahudi Tanrısının adı, İbrahim’den muhtemelen bin yılı aşkın bir zaman sonra Musa’ya YEHUDA olarak bildirilmiştir. Yahudi kavmi yüzyıllar boyunca pagan kültünden etkilenmeye devam etmiştir.

Aynı şekilde, İ.S. 7 yüzyılda Hz. Muhammed ALLAH’tan inen ayetleri bildirdiği zaman, o çağda da varolan KABE’deki putlardan birinin adı “Allah” idi.

Ayrıca İsa’nın yaşadığı dönemde birçok Yahudi onun bir Mesih olduğuna inanmıştı. Romalılar onu çarmıha gerdikten sonra, takipçileri dindar Yahudiler olarak ibadet etmeye devam etmişlerdi. İsa’nın Tanrı nın oğlu olduğu öğretisi İ.S. 4. yy a kadar kesin şeklini almamıştır.

Bugün Yahudilik ile İslamiyet neredeyse bir kan davası içindeymiş gibi yansırken, Sürgünlerde geçen Yahudi tarihi, her dönemde (İslamiyetin İ.S. 7.yy da ortaya çıktığını göz önüne almak lazım) İslam bilginleri ile kaynaşmış, birlikte hareket etmiş ve en parlak sosyal ve kültürel serpilmeleri birlikte, İslam ülkelerinde yaşamıştır.

MÜSLÜMAN BİLİMİ VE ANTİK KÜLTÜR
Bugün Batı kültürünün temeli kabul edilen Antik Kültür, Hiristiyan dünyada yasaklanmış, Felsefe Kitaplığı İ.S. 529 yılında İmparator Justinianus tarafından kapatılmıştır. 12. yy’dan sonra Müslümanlar ve Yahudiler tarafından yeniden Latince’ye çevrilmiştir. Avrupa, yaklaşık 1.500 yıl sonra bu kaç nesil demektir, 20-30 nesil sonra; Platon ve Aristo ile Müslüman Aydınlanmasının Gazzali’leri, İbni Sina’ları, Yahudi filozoflar Maimonides, İbn Cebron vs ile birlikte ve onların yorumları ile yeniden tanışmıştır. Ve bu bilginin adı o zaman artık “Müslüman bilimi” dir. “Kaderin cilvesi o ki, bazı Avrupalı Hiristiyanlar yakın Doğu’da İslam ve Yahudi medeniyetinin yıkımı ile uğraşırken, İspanyadaki Müslümanlar ve Yahudiler Batı’ya kendi uygarlığını oluşturmakta yardımcı oluyorlardı.”.

Ve Eksen Çağı’nın en ünlü Yunanlı Filozofları’nda Hint ve Çin kültürlerinin izleri ve Tek Tanrılı dinlerle karşılaşmanın etkileri çok açıktır.

İnsan zihni, yaşadığı zamanın paradigması ile yanılsama içine giriyor. Bu nedenle en azından Eksen Çağından bu yana ( Ki esasında çok önceden başlansa daha anlamlı olur) siyasi ve kültürel etkileşimlerin Yahudi Dini felsefesini etkileyen kronolojisinin bazı çarpıcı örneklerini özetlemek istiyorum.

EKSEN ÇAĞI DİNLERİ
Yahudilik ‘in ilk yazılı eserlerinin ve Pentauch’un, Tesniye’nin ortaya çıktığı zamanlarda, insanlık Eksen Çağı’nı yaşamaktadır. Bilindiği gibi Tevrat sözlü kaynaklara dayanmaktadır. Bu kaynaklar İ.Ö. 5.yy.da Pentauch olarak bilinen nihai metin içinde harmanlaşmıştır. Yani orijinal vahiylerden yaklaşık 1500 yıl sonra..

Tesniye’nin ise İ.Ö. 622 sıralarında, Yoşiya’nın tapınakta giriştiği tamirat ve reformlar sırasında, baş kahin Hilkiya tarafından bulunduğu anlatılır. Bu kitabın reformcu kesim tarafından tam zamanında bulunmuş olması tartışılmıştır. Hatta Hilkiya ve Şafan’ın kahin Hulda’nın da yardımıyla Tesniye’yi bizzat kaleme alındığını düşünenler de olmuştur. Gerçeği hiçbir zaman bilemeyeceğiz

İ.Ö. 800-200’ler arasında, Çin’de Tao’culuk ve Konfüçyüs’çülük, Hindistan’da yeniden Yoga, Hindu dini ve Buda’cılık, Avrupa’da felsefi akılcılık, Ortadoğu tek tip çözüm üretmediyse de İran ve İsrail’de sırasıyla Zerdüşt ve İbrani peygamberler tek tanrıcılığın felsefi versiyonlarını geliştiriyorlardı.

EKSEN ÇAĞI’ olarak anılan bu dönemin yeni ideolojilerinde, insan yaşamının, kendi maddesel yaşamından öte, temel bir aşkın unsuru içerdiği konusunda görüş birliği söz konusudur. Çeşitli bilgeler, bu aşkınlığı farklı şekillerde yorumlamalarına karşın, onu insanların kamil birer varlık olma yolunda gelişimlerinde çok önemli bir aşama olarak görmüşlerdir. Eksen Çağında, esas olarak dışsal olgular üzerine yoğunlaşmış dini yaklaşımlar insanları tatmin etmiyordu. Kurban ve Litürji yeterli gelmiyordu ve onlar daha derinlerdeki anlamı keşfetmek istiyorlardı.

Yoga tekniklerindeki duruş, nefes alış, yiyecek ve zihinsel konsantrasyon disiplinleri insan için doğal sayılan bir aydınlanma tecrübesine yol açıyordu . Esasında kaynağını şaman kültürden alan eski bütüncül (Holistik) anlayışının yeni bir versiyonu, esasen tanrısal olduğuna inanılan insanın içinde ve dışındaki tek ve bütüncül yaşam yeniden keşfediliyordu.

Pythagoras, İran ve Mısır kanalıyla Hint fikirlerinden etkileniyordu

Platon için insanoğlu bozulmuş olan bir Tanrısallıktı. Tanrısal dünyanın formları insanın içindeydi. Onunla rasyonel veya etkinlik araçları ile değil, içimizdeki gerçeğin sezgisel algılaması ve akıl ile temas edilebilirdi.

Aristoteles kuramında insanın ayrıcalıklı bir konumu vardı. İnsanın kendisini Tanrı’ya akraba kılan ve Tanrısal doğanın bir parçası haline getiren Tanrı vergisi bir akla sahip olduğunu ve küçük bir evren olduğunu söylüyordu. Aklını arındırarak kendisini ölümsüz ve Tanrısal kılmak onun göreviydi. Ve insani erdemlerin en yükseği bilgelik, “Sophia” idi.

Ve EKSEN Çağının bildik ideolojileri biçimlenirken, İsrail peygamberleri de kendi geleneklerini geliştirmekteydiler;

İŞAYA, Bütün ritüellerin, kurbanların, ziyafetlerin, festivallerin , tapınakların haşmetine karşı çıkıyordu. Eksen Çağının diğer bilge ve filozofları gibi İşaya da biçimsel dindarlığın yetersiz olduğunu haykırıyordu. Yehova Kurban değil, merhamet istiyordu.

AMOS ve HOŞEA Yehova ile yapılan anlaşmayı kavim için bir ayrıcalık olmayıp, sorumluluk olarak yeniden yorumluyordu.

YEREMYA, dinin tapınaklara değil, kalplere nakşedilmesini istiyor

HEZEKİEL isimli bir rahip Kabala’nın Taht mistikleri ve Maasef Merkabah versiyonlarına temel olacak vizyonlarını görüyor, Tesniyeye sonradan eklenen simgeleri Yahudi tarihine dahil ediyordu.

SOPHIA LİTERATÜRÜ
İ.Ö. 3. yy da Süleymanın meselleri kitabının yazarı, “Bilgelik”in tanrının ilk yaratısı olduğunu ileri sürüyor ve “Bilgelik, Sophia, kendini insanın algılayabileceği şekle sokan bir Tanrı boyutudur” diyordu.

Öte yandan Süleyman’ın bir meditasyon ustası olduğu çok iyi bilinmektedir. Ve Kabalacılar da onun tekniklerine önemle atıf yaparlar..

İ.Ö. 332’de Makedonyalı İskender’in Asya ve Afrikayı kolonileştirmesiyle, Filistin ve civarındaki Yahudiler Helen kültürüyle sarılmışlardı. Bu dönemde de Yahudiler kendi bilgelik literatürlerini yaratmaya başladılar.

Batıdan Platon, doğudan Yoga, bu eksen çağının iklimidir ve ortak fikir biçimsel dindarlığa karşı çıkış ve insanın aşkın bir gerçeği barındırdığıdır. Birçok yerde Yunan filozofları da Yahudi geleneğinden etkilenmişlerdir. Rüzgarlar bazen batıdan esmiş, bazen doğudan esmiş, tohumlar düştüğü yerde kök salmıştır…

İSLAM AYDINLANMASI
Öte yandan, İ.S. 9. uncu yy boyunca, Yunan Metinlerinin Arapçaya çevrildiği dönemden itibaren Araplar gibi Yahudiler de Yunan bilimiyle ve Felsefesiyle ilgilendiler ve “Kaynağını belli bir zaman ve mekandan almayan evrensel bir din arayışına girdiler”. Bu dönemde Müslüman, Arap ve Yahudi öngörüleri İran , Hint ve Gnostik etkilere yeniden açıldı.

İbn İshak el-Kindi idi , Ebu Bekr Muhammed ibn Zekeriya ir Razi , Nasr el-Farabi , Mutezile, Eşari, Sonra Şii ve İsmailili filozoflar özellikle İbni Sina, Gazali, İbn Rüşt ve ayrıca Irak ve İrandan Yahya Suhreverdi , Muhyiddin el Arabi gibi bilgin, filozof ve sufiler “Gerçeğin arayışına” çıktılar. Platoncu imgeler tartışılıyordu…

BİLİNCİN SINIRLAMALARINDAN KURTULMAK..

KELAM VE FELSEFE
İsmaili’lere göre bilim ve matematik soyutlamaları bilinci sınırlamalardan kurtarıyordu. İsmaili’ler, İran’ın Zerdüşt mitoslarına başvuruyorlar, onları Platoncu kavramlarla kaynaştırıyorlardı.Bunların da bir gök şeması ve küreleri vardı.

Ve Tevil (Sözlük anlamıyla geri taşıma), adı verilen bir Kuran’ı anlama yöntemi geliştirdiler. Bu yöntemin kendilerini Muhammed’in Getik’de okuduğu özgün, ilk örnek Kuran’a ve oradan Menok’da söylenene geri götüreceğine inanıyorlardı. “Tevil disiplini, müzikteki armoni ile kıyaslanır, aynı anda farklı düzeylerden bir “ses” veya hadisten bir cümle duyulur gibi olur ve onu anlamak için eğitim alınırdı. Bu çaba eleştirel yeteneği sakinleştirir ve onu her şeyi saran sessizliğin bilincine götürür. (Tıpkı OUM hecesini dinleyen bir Hindu gibi) Ve sessizliği dinledikçe Tanrı’ya ilişkin söz ve düşüncelerimizle gekçeklik arasındaki kopukluğun farkına varılır…”

Şii Yüzyılında, İhvanü’s Safa (Arınmış kardeşler, Basra) Zihnin işleyişinin farkına varmak için rakamlarla yoğunlaşarak çalışıyorlardı. Farklı rakamların ruhta farklı gizli nitelikleri ortaya koyduğunu düşünüyorlardı. Bu görüşe göre de Dünya Tanrısal aklı ifade ediyordu ve insan bu kutsallığa katılabilir, akılcı güçlerini arındırarak tek’e dönebilirdi.

Ebu Ali İbni Sina, Hekimdi, mantık, fizik ve matematik hocasıydı. Ona göre akıl insanın en yüce eylemiydi. Yaratılışın bir’den aşağıya doğru yayılımın 10 aşamasının her birinde, İbni Sina on saf aklın, hareket eden on Ptolemaioscu küreyi oluşturan ruh veya meleklerle birlikte, insan ve Tanrı arasında bir ara alan oluşturduğunu ileri sürer. Bu da Batıniler tarafından varsayılan ilk örnek gerçeklik dünyasına karşılık gelir…

1126’da Ebul velid ibn Ahmed ibni Rüşd Batıda hem Yahudi hem Müslümanlar arasında çok kabul görmüştür. 13. yy da İbranice ve Latinceye çevrilmiştir. Din ile akıl arasında hiçbir çelişki olmadığına inanıyordu. Avrupa’da Avorroes olarak tanınıyordu.

Kelam ve Felsefe disiplinleri Yahudiler arasında da benzer bir entelektüel harekete esin kaynağı olmuştur.

Yahudi Saadya bin Yusuf (882-942) Yahudiliğin ilk felsefi yorumunu gerçekleşmiştir hem Talmudcu hem de Mutezile okulundandır, Salamon ibn Gabirol (İbni Cebron) ise yeni Platoncudur.

İspanyol filozof Joseph İbn Sıddık önde gelen örnekler arasındadır.

Talmudçu ve filozof Maimonides olarak bilinen haham Moses ibn Maimon (1135-1204) , İbni Rüsd’ün Yahudi dünyasındaki en büyük öğrencisi olur ve felsefenin dinsel bilginin en gelişmiş biçimi ve Tanrı’ya giden en soylu yol olduğuna inanır. Maimon’un düşünceleri 14 yy başlarında Fransa ve İspanyada yayılmış ve bölgede bir Yahudi felsefi aydınlanmansa neden olmuştur.

Bazıları daha hararetli akılcı filozoflardı ve birçoğu da Kabalacılığın o zamanki versiyonu olan Talmudçulardı.

• Tevil, Kelam, Matematiksel soyutlamalar ile bilincin sınırlamalardan arındırılması, rakkamların gizi, Ptolemaioscu 10 kürenin İbni Sina sisteminde insan ve tanrı arasındaki bir ara alanı oluşturması, bütün bunlar Kabala’yı hatırlatmıyor mu?

• Sefirotların yayılımı, Tzeruf , harf permutasyonları gibi uygulamaların içinde acaba bir önceki aydınlanma çağının izleri yok muydu ?

Ya da oldukça eski olan Kabalanın, ve İ.S. 5.yy’da yazılı olarak ortaya çıkan Sefer Yetzirah sembolizminin veya onun daha eski olması muhtemel sözlü geleneğinin diğerleri üzerinde etkisi yok muydu?

• Bunlara hayır demek de kolay değildir , bu etkileşimin şemasını çıkarmak da kolay değildir…
• Bizzat Eksen Çağı’nda Uzak Doğu düşüncesinin etkisi nasıl yadsınabilir?

Bu etkileşim, meraklısı için büyüleyici boyutlardadır.

ENDÜLÜS
Ve 9, 10, 11, 12. yüzyıllar boyunca, İslam ve Yahudi toplumları bu kelam ve felsefe disiplinleri ile aydınlanırken 13 ve 14 yy larda İspanya anti semitizmin etkisi altına girmektedir. Bu dönemde yeniden yükselen Yahudi mistisizmi kendini KABALA olarak gösterir. Ve yeniden yükselen Kabala felsefesi de tabii ki içinden çıktığı bu kültürel ortamın tüm izlerini taşımaktadır.

13. yy.da artık ZOHAR vardı. KABALA bu defa, Ptalemous’un küreleri, İsmaililerin matematik soyutlamaları, tevil sanatı Sefirotlar, tzeruf gibi uygulamaların ve Muhyiddin Arabi’nin “kişisel vahiy” , Süleyman’ın nefes meditasyonları sisteminin içinden çıkıp yeniden bir ekol yaratıyordu. Ve Tevrat’ı yorumlama biçimlerinde sınır olmadığını söylüyordu.

Kabala mitolojisi psikolojik olarak çok tatmin edici olmuştur. İspanya Yahudiliğini 15. yüzyılda yıkım ve trajedi sardığında, acılarına anlam vermekte onlara yardımcı olan, Kabalacı Tanrı olmuştur.

15-16. yüzyıla gelindiğinde Yahudiler İspanya’dan zorla çıkarıldıklarında, bu MS 70 yılında tapınaklarının yıkılmasından sonra başlarına gelen en büyük felakettir. Ve bu defaki sürgün deneyimi Yahudi bilincinde çok daha derin bir etki bırakır. Kabala’nın yeni biçimi ve yeni inanç biçimleri tekrar değişir…

KÖTÜLÜĞİN KAYNAĞI
Yahudiler peşpese sürülürken,” Hayatta kalanlar akıldışı bir ölçüde , izi silinmez suçluluk duygularını ve yertsiz-yurtsuz olmanın acılarını birlikte götürürler” .. Kabalanın yeni okullarını da bu gerçeklik belirler. Sonuçta mutlak yurtsuzlukla, mutlak Tanrılığı eşitleyen olağandışı bir imgelem çözümü üretilir. Bu sürgün, tüm varoluşun yüreğindeki kökten mekansızlaşmayı simgelemektedir.

Bütün yaratılış artık olması gereken yerde olmadığı gibi, Tanrı da kendisinden sürgün edilmiştir. Bu Luriacı görüştür ve çok çabuk yayılmış hem Sefardim’ler hem de Aşkenazim’ler arasında neredeyse tüm Yahudiler tarafından kabul edilmiş ve Yahudiliğinin dinsel tutumunda büyük değişiklikler yaratmıştır.

Bu Şabbath’ın beyaz giysiler içinde ilahiler söyleyerek karşılandığı, herkesin kazancını “chaverim”leri ile paylaştığı, romantik SAFED rüyasıdır artık.

Safet mistiği Luria yüzyıllardır Tektanrıcıları meşgul eden sorunu ele alıyordu: Mükemmel ve ezeli tanrı, sonu olan ve kötülük dolu dünyayı nasıl yaratmıştı? Kötülük nereden geliyordu?

Luria bir çalışma öğretisi vazediyordu. Tanrının insanlara gereksinimi vardı ve onların ibadet ve iyi işleri olmazsa, tamamlanmamış kalacaktı. Bu suretle, Avrupa’da yaşanan trajedilere karşın, Yahudiler insanlık konusunda daha iyimser olma gücünü bulabiliyorlardı…

17.YY SABETAY SEVİ OLAYI
Sonra 17.yüzyılda Sabetay Sevi olayı olur. 1666’da, Sabetay Sevi herkesin önünde yasak yiyecekleri yer ve Tevrat’ın kaldırıldığını ilan eder. Sonra da İslamiyeti kabul eder.

Tabii 17.yy’da artık ideolojiler de değişmiştir. Bu çağdaki çoğu hiristiyan gibi, Yahudilik içinde de Sabetaycılar, Tanrıya ilişkin geleneksel düşüncelerden uzaklaşmakta kendilerini serbest hissediyorlardı. Örneğin Jakob Frank, eski yasanın artık kalktığını vaz ediyordu. Ve ona göre tüm dinler ortadan kaldırılmadan Tanrı öne çıkamazdı…

Yahudiliğe bağlı kalan Sabetaycılar çoğu kez Yahudi aydınlanmasına (Haskalah) öncülük etmişler ve 19. yüzyılda reformcu Yahudiliğin yaratılmasında etkin olmuşlardır. Bu yenilikçi maskilim’lerde eski ve yeninin garip bir karışımı olan düşünceler vardı.

18. yüzyıl
Bu arada 18. yy’da HASİDİZM akımı çıkmıştır . Ki bugün özellikle A.B.D.de okulları ve sinagogları olmaya devam eden en bildik Yahudi mistik akımının bu HASİDİK’ler olduğu belirtilmektedir. Bu akım Ukrayna’da başlamıştı. O dönemde, Vecd içine düşen, akıllarına estiği gibi şarkı söyleyen ve dua sırasında ellerini çırpan Yahudilerin hikayeleri anlatılıyordu.

1730’larda bu vecd ile kendinden geçenlerden birisi, İsrael ben Eliezer bu yürek dininin tartışmasız önderi oldu ve HASİDİZM denilen bir okul kuruldu. Bu arada hidayete erenlerin çoğu eski Sabetaycılardı. Beşt, taraftarlarının Tevrat’ı bırakmalarını; Dov Baer, (Beşt’in ardılı) Tanrı ile insanın birlik olduğunu söylüyordu. Hasidizm kendi diriliş biçimlerini de geliştirdi. Hasidik Kült tepki çekmekte gecikmedi.

VİLNA Akademisinin başı veya Gaon’u, haham Eliya bin Salamon Zalman (1770-797) Luria kabalacısıydı ve “ Dinsel aydınlanma, Akıl Çağı’nın öteki bazı başarılarına yakın görülebilir….” gibi görüşlere sahipti.

1780’lerde Haham Sneur Zalman oğlu, Baer ise, “ Tract on Ectasy” adlı eserinde Kabala’yı bir psikolojik çözümleme ve kendini tanıma aracı olarak ele almıştı.

19. yüzyıl
Ve Ondokuzuncu yy da büyük filozoflar birbiri ardından geleneksel tanrı görüşüne, en azından Batı’da etkin olan Tanrı’ya meydan okumaya başladılar. Özellikle, nesnel bir varlığı olan, doğaüstü bir ilah fikri yıkılıyordu.

* Hegel Tanrı’nın aslında insanlığımızın bir boyutu olduğunu söylerken bir bakıma Kabala ile çelişmeyen bir felsefe geliştiriyordu;
* Schopenhauer, Kierkegaard, eski inançların hepsinin birer put haline geldiğini söylüyordu.
* Fuerbach, Tanrı’nın yalnızca insan yansıması olduğunu işlemişti.
* Auguste Comte Suç ve Günah tanrısından kurtulunması gerektiğine inanıyordu.
* Karl Marks, Dini halkların afyonu olarak nitelendirdi.
* Charles Lyall’in “Jeolojinin esasları” nı yayınlıyor,
* Darwin “Türlerin kökeni” ise İncil’in yaratılış öyküsünü yıkıyordu.

Bu dönemde Avrupa Yahudileri de “Yahudilik bilimi” adını verdikleri ve Hegelci terimlerle yeniden yazılmış bir Yahudi tarihi geliştirdiler. Solomon Formstecher (1808-1889) , 1841’de yazdığı The Religion of the Spirit, adlı kitabında, Tanrı’yı “ bütün şeylerde bulunan bir Tin dünyası” olarak tanımladı.

1842’de, Samuel Hirsch, The Religious Philosophy of Jews adlı kitabında, Yahudiliğin mistik boyutunu görmezden gelen ve özgürlük düşüncesine odaklanan, akılcı bir Tanrı tarihi sunan yeni bir İsrail tarihi yorumu yazdı.

Bu dönemde Hermann Cohen (1842-1918) Kant ve Hegel’in anti semitizmiyle uğraşıyordu. Kitabı “Museviliğin Kaynaklarından Çıkan Akıl Dini” 1919’da yayınlandı.

SİYONİSTLER KİMDİ?
1882’de Rusya’daki ilk Yahudi kıyımından sonra, bir grup Yahudi, Doğu Avrupadan ayrıldı, Kuzey Filistine gittiler. David Ben Gurion ve bir grup (1886-1973) bavullarını toplayıp Filistine yelken açtılar. Sosyalist ideali orada gerçekleştireceklerdi.

Siyonizm’in kendisi laikti. Sion, Kudüs’ün antik adı idi. Dinselliklerini dönüştürmüşlerdi. Bu idealle Yahudiler, Tanrıya yönelmek yerine, kendilerini yeryüzünde gerçekleştirmenin arayışı içinde idiler. 47 yaşında Siyonist olana kadar ortodoks bir yahudi ve kabalacı olan Aaron B. Gordon’un (öl:1922) yazıları bu temayı ifade eder.

Siyonistler bu harekete emeğin zaferi adını verdiler. Kibbuts ları kurdular.
Onlara göre, “Çalışma laik bir ibadetti”..

Ateist Siyonizm sadece bir aşama idi. Kutsal topraklara bağlılık ise daha sonra Yahudi kökten dinciliğini besleyen kaynaklardan biri olabildi.

BOŞLUK!
Sanayi devrimiyle birlikte, hayata bir anlam arama arayışı durmamış, insanlığın baş sorunu, “yabancılaşma” adı altında bir başka yere oturmuştur. Yabancılaşma sanayi devrimiyle doğmuş yeni bir şeydir demiyorum ancak daha önce adı “yabancılaşma” değildir. Birey’e ve birey haklarına verilen önem tarihte paha biçilmez bir itibar kazanırken, bu defa “ego” neredeyse yeni bir “mit” haline gelmiştir. Ve birey her geçen gün mutluluktan, huzurdan, anlamlı bir yaşamın doyumundan daha fazla uzaklaşmıştır. Öte yandan bilim ve teknoloi gelişirken, bir yandan doğa da mahvolmaya başlamıştır…

Bu çağlardan itibaren tıp ve ruhbilim’de alabildiğine gelişmiştir. Ancak tabii ki ruhbilimin hedefi hayatın anlamını aramak, varoluşun gizini çözmek değildir. Bu boşluğu doldurmak istercesine, uzak doğunun bir din vazetmeyen ama bir aşkınlık deneyimi vadeden, bütüncül felsefeleri yirminci yüzyılda Batı’da yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Tabii bir bakıma doğuda da yeniden keşfedilmeye başlanmıştır.

“İnsanların tinsel hayvanlar olduğu” görüşü, düşünmeye değer…

ŞİMDİLİK BU KADAR..
Günümüzde dinlerin, Tektanrılı dinlerin ve Yahudiliğin bir felsefe olarak soyutlanıp tahlili artık kolay görünmüyor. Politik rolünün incelenmesi ise daha kolay. 1970’lerden beri ise 3 büyük dinde kökten dincilik kendini göstermektedir. Ve sofuluğun bu türü Tanrı düşüncesinde felsefi olarak aranılmış her türlü anlamdan uzaklaşmaktadır.

Bugün resmi Yahudi geleneği nedir, onun dışında neler olmaktadır, bu yine de ayrı bir inceleme konusudur.

Kuşkusuz bu geleneklerin tümü, insanın bilgiyi arayışı ve içinde bulunduğumuz evreni anlama uğraşının çabalarıdır. Çünkü insanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamıyorlar…

Tümüyle Dinler ve Kabala kültür tarihi adına incelenmeye değer bir konudur. İbrani harfleri gerçekten çok mu gizemlidir? Buna bir cevap vermek zordur. Kabalacının İbrani harfleri ile kurduğu şifre’nin benzerlerine başka mistik akımlar da farklı disiplinlerle ulaşmışlardır.

İnsanoğlunun binlerce yıl öncesinde gerçeklik arayışı ile ne çok uğraştığını ve nerelere varmış olduğunu fark etmek, büyüleyici bir serüvendir. Gerçekten insanoğlu Tanrısal bilgi ile mi meydana çıkmıştır? Gerçekten âdemin cennetten kovulması sembolik olarak neyi ifade ediyorsa, bir dönüm noktasında veya süreç içinde insanoğlu evrenin bilgisini kayıp mı etmiştir? Öğrenmenin bir hatırlama süreci olduğunu söyleyenler haklı olabilirler mi? Mağara resimlerinden itibaren ilk kültürlerin farkında olduğu şeylere yakınlaştıkça insan şaşkına dönüyor. İnsanoğlu ilerlemiş midir, gerilemiş midir? Bugün varoluşun hangi yanılsaması içindeyiz? Gerçeğin bilgisi nedir? Bu bilgi genlerimizde mi saklıdır? Bilinçaltı neresidir, yoksa genetik şifremiz midir?

John Malkowich olmak istemiyoruz, bu fikir tüylerimizi ürpertiyor. Ama acaba insanoğlu kaç yüzyıldır veya kaç binyıldır John Malkowich aslında?

İnsanlık durmadan kayıp cennetin yolunu mu arıyor? Gerçek bu mudur? Ne zamandan beri, neden, nasıl? Kurtuluş var mı bu sürgünden?

İster felsefe, ister din, ister bilim, sanat ve hatta spor ….
Bir gerçek var ki, aşkınlık arayışı durmuyor…

Derleyen: Nina Bencoya

Temel Kaynaklar:

* Zohar “İhtişamın kitabı” Prof. Gershom G. Scholem, Dharma yayınları
* Kabala Musevi Mistiklerinin Yolu , Perle Epstein, Dharma yayınları
* Tao ve Hayat Ağacı, Eric Steven Yudelove, Dharma yayınları
* Tanrı’nın Tarihi, Karen Armstrong , Ayraç Yayınları

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir