“İnsan, doğaya egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar yaratırken, bu araçların ağına düşmüş ve onlara anlam veren asıl ereğini “Kendini” yitirmiştir. Çağdaş insan bir tedirginlik ve giderek artan bir şaşkınlık duygusu yaşamaktadır. Çalışmakta, çabalamakta ama belirsiz bir şekilde, etkinliklerinin yararsız olduğu duygusuna kapılmaktadır. Maddeye ilişkin tüm bilgisine karşın, insansal varoluşun en önemli ve temel sorunları karşısında bilgisiz kalınmıştır. İnsanın ne olduğu, nasıl yaşaması gerektiği, içindeki sayısız güçleri nasıl özgürleştirebileceğini bilmemektedir.”
ALINTILAR
Bu kitap çağdaş insanın kendinden ve özgürlüğünden kaçışı üzerine bir incelemedir.
* Ruhbiliminin ahlak felsefesinden(Etik) ayrılması, görece yakın bir tarihte gerçekleşmiştir. Geçmiş dönemlerin büyük hümanist etikçileri, hem filozof, hem ruhbilimci idiler. Onlar, insan doğasını anlamakla, insan yaşamının kural ve değerlerini anlamanın birbirine bağlı olduğunu düşünüyorlardı.
* Ruh hekimliğim sırasında beni çok etkileyen bir şey, insanın doğal donatımının bölümleri olan mutluluk ve sağlık için harcadığı çabanın gücüydü. Gerçekte, çok sayıda insanın nevrotik olması olgusuna şaşırmamız için pek fazla neden yok. Asıl şaşılacak nokta, insanların çoğunun karşılaştıkları ters etkenlere karşın görece sağlıklı kalabilmesidir.
* Bu kitap, ahlak felsefesi ve ruhbilim sorununu aydınlatmak için kuramsal bir girişimden ibaret olup, amacı okuyucuyu kendi kendisini sorgulamaya yöneltmektir.
Kendi kendinize ışık olun.
Yalnız kendinize güvenin.
Biricik ışık olarak
kendi içinizdeki doğruluğa inanın.
Buddha
SORUN
“Kuşkusuz, dedim, bilgi ruhun besinidir. Ama bilgi satın almak, besin satın almaktan daha tehlikelidir” Platon
İnsan, doğaya egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar yaratırken, bu araçların ağına düşmüş ve onlara anlam veren asıl ereğini “Kendini” yitirmiştir. Çağdaş insan bir tedirginlik ve giderek artan bir şaşkınlık duygusu yaşamaktadır. Çalışmakta, çabalamakta ama belirsiz bir şekilde, etkinliklerinin yararsız olduğu duygusuna kapılmaktadır. Maddeye ilişkin tüm bilgisine karşın, insansal varoluşun en önemli ve temel sorunları karşısında bilgisiz kalınmıştır. İnsanın ne olduğu, nasıl yaşaması gerektiği, içindeki sayısız güçleri nasıl özgürleştirebileceğini ve nasıl üretken bir biçimde kullanabileceğini bilmemektedir.
Çağdaş insansal bunalım, siyasal ve ekonomik gelişmemizi başlatmış olan aydınlanma düşüncesi ve umutlarından vazgeçmemize yol açmıştır. Gerçek ilerleme düşünü artık çocukça bir yanılsama olarak adlandırılmakta onun yerine insana duyulan tam bir güvensizliği dile getiren bir sözcük, “Gerçekçilik” öğütlenmektedir.
Çağdaş insan, Grek Aydınlanmasının, Rönesansın ve 18. yy aydınlanmasının çoktan aştığı bir tutuma geri dönmekte, doğmalara boyun eğmektedir. Böylece , güçlü liderlerin büyülü nitelikleri, güçlü makineler ve maddi başarı için duyulan coşkunluk yeni değer yargılarının kaynaklarını oluşturmaktadır.
Bu işi böyle bırakacak mıyız? Ahlak felsefesine ilişkin sorunlarda aklın aradan çekilmesi ve “Doğma”nın kazanması görüşünü onaylayacak mıyız? Özgürlük ve kölelik, sevgi ve nefret, doğruluk ve yanlışlık, tutarlılık ve fırsatçılık, yaşam ve ölüm arasında yapacağımız tercihler ne olacak?
Ben, olgun , tutarlı ve bütünleşmiş bir kişilik özyapısının, üretici özyapının “Erdem”in temelini, kaynağını oluşturduğunu; kötülüğün ise son çözümlemede, insanın kendi ben’ine kayıtsızlığı ve kendi kendini sakatlaması olduğunu göstermeye çalışacağım. Hümanist ahlakın en yüksek değerleri ne kendinden vazgeçme ne de bencillik değil; ama kendini sevme; bireyin olumsuzlanması değil, ama gerçek insansal ben’in onaylanmasıdır.
YAŞAMA SANATININ UYGULAMALI BİLİMİ HÜMANİST ETİK
Hümanist ahlak, erdem ve günahın insanı aşan bir otorite ( Tanrı veya Diktatör) tarafından değil, yalnız ve yalnız insanın kendisi tarafından belirlenebileceği üzerinde temellenir. İyi’nin, insan için yararlı, kötü’nün insan için zararlı olan şey olduğuna inanır.Biricik ölçüt, insanın iyiliğidir.
Pracelsus’a göre, “Erdem” her nesnenin bireysel karakteristiğidir. Bir taşın ya da bir çiçeğin, tüm nesnelerin birer erdemi vardır. Bu erdem onların özgül niteliklerinin bir bileşimidir. İnsanın erdemi de bunun gibi, insan türüne özgü kesin niteliklerin bir dizisidir. Oysa her kişi’nin erdemi, onun tek bireyselliğidir. O eğer “Erdem”ini gözler önüne açarsa, “erdemlidir” Buna karşıt modern anlamda erdem, diktatörlük ahlakının bir kavramıdır. Erdemli olma, kendini yadsımayı ve boyun eğmeyi; bireyselliğin tam anlamıyla gerçekleştirilmesinden çok, bastırılmasını önerir.
Sanatlar yalnız tıb, mühendislik ve resimden ibaret olmayıp, Yaşamın kendisi de bir sanattır. Gerçekte insanın uygulayacağı en önemli, aynı zamanda en karmaşık sanattır. Bu sanatın konusu, şu ya da bu uzmanlaşılmış uygulama olmayıp,YAŞAMA uygulaması; insanın yetenekli olduğu şeye doğru gelişmesi sürecidir. Yaşam sanatında insan, hem sanatçı hem de sanatının objesidir. Bu sanatda o, hem yontucu hem mermer; hem doktor hem de hastadır.
Modern insan, okuma yazmanın öğrenilmesi gereken sanatlar olduklarına; mimar, mühendis ya da nitelikli işçi olmanın büyük çabayı gerektirdiğine; ama yaşamak çok basit bir şey olduğu için, nasıl yaşanılacağını öğrenmek konusunda özel bir çaba göstermek gerekmediğine inanmaktadır. İnsanın yaşama sanatının güçlüğüne ilişkin duygusunu yitirmiş olmasının nedeni, bu konuda uzmanlaşmış olması değildir. Çağımızda yaşama sürecinde egemen olan gerçek sevinç ve mutluluğun eksikliği, böyle bir açıklamayı düpedüz geçersiz kılıyor. Modern toplum, mutluluğu, bireyselliği ve kişisel çıkarı büyük ölçüde vurgulamasına karşın, insana yaşamanın amacının (Ya da eğer Tanrıbilimsel bir terim kullanacak olursak, insanın kurtuluşunun) mutluluk olmayıp, çalışıp ödevini yerine getirmek ya da başarılı olmak olduğunu hissetmeyi öğretmiştir.
Para, ün ve güç, insanın erekleri haline gelmiştir. İnsan, eylemlerinin kişisel çıkarı açısından yararlı olduğu yanılsaması içinde yaşamakta oysa aslında kendi gerçek ben’inin çıkarlarından başka her şeye hizmet etmektedir. Ona göre yaşamın ve yaşama sanatının dışında herşey önemlidir. Ve insan, kendisinin dışında, herşeyi savunmaktadır.
Her insan başkalarından farklı bir birey, eşsiz bir varlıktır. Tıpkı parmak izlerinin farklı oluşu gibi, kendi özel yapısı, yaradılışı, yetenekleri, istekleri bakımından da farklıdır… Canlı olmak ödevi, insanın kendisi olmak, yani olmaya yetenekli olduğu birey olmakla özdeştir.
Özetlersek, hümanist etikte iyi; yaşamın evetlenmesi. Erdem; insanın kendi bireysel varoluşuna karşı sorumluluğu ve erdemsizlik insanın kendi kendisine karşı sorumsuzluğudur.
Aristoteles, erdemin bir etkinlik olduğu kuralını çıkarır. O, bu etkinlik sözcüğüyle insana özgü işlev ve güçlerin gerçekleştirildiklerini dile getirir. İnsanın ereği olan mutluluk, etkinlik ve yararlılığın sonucudur. Mutluluk durağan bir nitelik ya da ruhsal durum değildir. Der ki, oyunlarda tac giyenler, en güzeller ve en güçlüler olmayıp, yarışanlardır. Çünkü başarılı olanlar, bu yarışanlardan bazılarıdır.
Spinoza’ya göre, varlığını korumak, yetenekli olduğu şey haline gelebilmektir. Bir at, bir insana dönüştürülürse, bir böceğe dönüştürüldüğü ölçüde yok olur. Bir insan , bir meleğe dönüştürülürse, bir ata dönüştürülmüş olduğu ölçüde yokeldilmiş olur. Erdem. Her canlının özgül güçlerini ortaya koymasıdır.İnsan için erdem, içinde en çok insanlaştığı durumdur. Bundan ötürü erdem insan doğasının gerçekleştirilmesiyle özdeştir.
Akıl, insana gerçekten kendisi olabilmesi için yol gösterir. Güçlülük erdemle, güçsüzlük, erdemsizlikle özdeştir. Mutluluk kendi başına bir erek olmayıp güçlülüğün artışına katılan şeydir. Oysa, güçsüzlüğe bunalım eşlik eder.
İNSAN DOĞASI VE ÖZYAPI (KARAKTER)
İnsanda Varoluşsal ve Tarihsel İkiye Bölünmüşlük:
Kendi bilincine varma, us ve düşgücü, hayvansal varoluşu karaterize eden doğa ile “uyum”u bozmuşlardır.Bunların doğuşu, insanı ötekilerden ayrı bir varlık, evrenin doğal olmayan bir yaratığı haline getirmiştir.
İnsanda “ilerleme için” doğuştan getirdiği bir itki yoktur. Onu yola çıktığı noktadan ileriye doğru götüren şey, varoluşundaki çelişkidir. İnsan, cenneti olan doğa ile birleşikliğini yitirmiş olduğu için ebedi gezginci (Odyseus, Oedipus, Abraham, Faust) haline gelmiştir. O, ileriye doğru gitmeye; ve sürekli bir çabayla bilinmeyeni, bilgisinin boş bıraktığı yerleri yanıtlarla doldurup bilinir kılmaya zorlanır. İnsan kendisine, kendisinin ve varoluşunun anlamının hesabını vermek zorundadır. O, içsel bölünmüşlüğünü, saltıklık için duyduğu yeğin acısını çekerek yenmeye itilir. Saltıklık onun doğadan, türdeşlerinden ve kendinden ayrılmasına neden olan laneti kaldırabilecek bir başka uyum türüdür.
İnsan, dinlendirici ideolojiler, sürekli hazzı arayan etkinlikler ya da işi aracılığıyla varoluşsal ikiye bölünmüşlüğünden kaçmayı deneyebilir. Ama doyumsuzluğu , tedirginliği ve huzursuzluğu sürer. Bu sorunun bir tek çözüm yolu vardır: Gerçekle yüz yüze gelmek, yazgısına kayıtsız bir evrendeki temelli tek-başınalığını ve yalnızlığını kabul etmek; kendi sorununu kendisi için çözebilecek onu aşan hiçbir gücün bulunmadığını onaylamak.
İnsan varoluşunun uyumsuzluğu, onun hayvansal kökenini pek çok aşan gereksinmeler oluşturur. Bu gereksinmeler, insanın kendisi ile doğanın geri kalan bölümü arasındaki birlik ve dengeyi yeniden kurması için, buyruk özelliği taşıyan bir itki ile sonuçlanır. Yeni bir denge bulmak için varlığının her alanında, bu doğa ile bir ve tek olma yaşantısını elde edecek şekilde savaşmak zorundadır.
PAZARLAYICI KİŞİLİK YÖNLENMESİ:
… ..Modern pazar artık soyut ve kişisel olmayan istemlerle belirlenen bir düzenektir. Üretim bilinen bir müşteri çerçevesi için değil, bu pazar için yapılmaktadır. Pazarın değer kavramı, yani bireysel kullanım değerinden çok, değiş tokuş değerini vurgulama, bizi insanlara ve özellikle insanın kendisine ilişkin benzer bir değer kavramına götürmüştür. Bu, ” insanın kendisini bir mal ” , kendi değerini de değiş-tokuş değeri olarak görmesinden kaynaklanan özyapı yönlenmesine pazarlayıcı yönlenme adını veriyoruz.
Çağımızda pazarlayıcı yönlenme, son on yılların bir olayı olan yeni bir pazarın “kişilik pazarının” ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı bir gelişme göstermiştir. Başarı büyük ölçüde, insanın kendisini pazarda ne kadar iyi sattığına, kişiliği ile ilgili ne kadar iyi rol yaptığına, dış görünüşünün etkililiğine bağlıdır.Bundan başka, geldiği aile, bağlı olduğu kulüpler, ve doğru kişileri tanıyıp tanımadığı da başarısını etkiler. Böyle biri, ne yaşam ne de mutlulukla değil, yalnızca satılmaya elverişli olmakla ilgilenmektedir.
Tüm pazar malları gibi, insanın da kişilik pazarında modaya uygun olması gerekmektedir. İnsan, modaya uygun olmak için, en çok hangi kişilik türünün istendiğini bilmek zorundadır. Bu bilgi, zaten insana tüm eğitim süreci boyunca, yuvadan koleje kadar aşılanır ve aile tarafından bütünlenir.
İnsan kendi değerinin öncelikle sahip olduğu insansal niteliklerden değil , koşulları durmadan değişen yarışmacı bir pazardaki başarısı aracılığıyla kurulduğunu düşünürse, hem özsaygısı sağlam olmayacak hemde sürekli olarak başkalarının bu özsaygıyı pekiştirmelerine gereksinme duyacaktır. İnsan değerinin yargılayıcıları, pazardaki değişiklikler olunca, insanın onur ve gururu yok edilmektedir.
Pazarlayıcı yönlenmede insan, kendi özgüçleriyle kendisine yabancılaşmış eşyalar olarak karşılaşır. Onlarla bir ve aynı değildir. Bu eşyalar kendilerini ona karşı maskelemişlerdir. Çünkü önemli olan insanın bu eşyaları kullanma sürecinde kendini-gerçekleştirmesi olmayıp, onları satma sürecinde göstereceği başarıdır. İnsanın güçleri ve yarattıkları kendisine yabancılaşmış; ondan ayrı bir şey, başkalarının yargılayacağı ve kullanacağı birşey haline gelmiştir. Böylece insandaki kimlik duygusu da, özsaygısı gibi sağlamlığını yitirir. Kimlik, insanın oynayabileceği tüm rollerin toplamınca oluşturulur. Yani, “Ben, olmamı istediğiniz kimseyimdir.”
Saygınlığı. toplumsal durumu, başarısı, başkaları tarafından belli bir kişi olarak tanınması olgusu hep gerçek kimlik duygusunun yerini tutan şeylerdir. Bu durum, insanı kesinlikle başkalarının kendisini görüş biçimlerine bağımlı kılar ve onu bir zamanlar başarılı olduğu rolü sürdürmesi için zorlar. Eğer ben ve güçlerim birbirinden ayrılmışlarsa, o zaman gerçek kimliğim, satıldığım fiyatla özdeşleşir.
İnsanın bireysel yanı (Kendisi) savsaklandığında, insanlar arasındaki ilişkiler de zorunlu olarak yüzeyselleşir.
Büyük batı düşünce geleneğinde erdemin, doğru yaşamanın, mutluluğun koşulu olarak kabul edilen ” insanın kendisine ilişkin bilgisi”, yani ruhbilim, artık pazar araştırmasında siyasal propagandada, reklamcılıkta v.s. de başkalarını ve kendimizi daha iyi güdümlemek için kullanılabilecek bir araca dönüştürülerek yozlaşmıştır.
Öğrenmenin ereği temelde, ilkokuldan ünüversiteye değin, pazar amaçları için olabildiğince çok yararlı bilgi toplamaktır. Öğrencilerden o kadar çok şey öğrenmeleri istenmektedir ki sonunda düşünmek için pek az zaman ve güçleri kalmaktadır. Günümüzde daha çok ve daha iyi eğitim isteğine yol açan ana dürtü, öğretilen konulara ya da bilgiye duyulan ilgi olmayıp bilginin kazandırdığı artan değiş -tokuş değeridir.
Bugün bilgi ve eğitim için görkemli bir coşku ile karşılaşmaktayız. Ama yalnızca, “Doğruluk” la ilgili, pazarda değiş tokuş değeri olmayan, pratik olmadığı ve yararsızlığı öne sürülen bilgiye karşı kuşkucu ve aşağılayıcı bir tavır da takınılmaktadır.
Belirli iş alanlarında satıcıların kamuoyunu, ondokuzuncu yüzyıl işadamlarının çoğunda gerçekten varolan güvenilirlik, ölçülülük ve saygınlık gibi niteliklerle etkilemeleri gerekmektedir. Şimdi, bu niteliklere sahipmiş gibi göründüğü için, güven aşılayan bir insan aranmaktadır. .. Bu rolün ardında ne türden bir kişinin bulunduğu hiç sorun olmadığı gibi kimseyi ilgilendirmez de. O, kendisi de dürüstlükle değil, bu dürüstlük görünümünün pazardan sağladıklarıyla ilgilenmektedir.
Bazı roller kişilerin bireysellikleri (Özellikleriyle) uyuşmayabilir. Bu nedenle -rolleri değil, bireysellikleri- yoketmemiz istenir.
ÜRETİCİ YÖNLENME:
Henrik İbsen/ Onbir Oyun/ Peer Gynt: 19. YY.ın ikinci yarısında yazılan bu eser, çağdaş insanın bir çözümlemesidir.Peer Gynt, tüm gücünü para kazanmak ve başarılı olmak için kullandığında, kendi özü uğruna eylemde bulunduğuna inanmaktadır. Peer Gynt tiplemesi, “Kendine karşı doğru ol” insansal ilkesine göre değil, Troll’ların temsil ettiği, “Kendine yeterli ol” ilkesine göre yaşar. Yaşamının sonunda bencilliğinin kendisini kendisi olmaktan alıkoyduğunu bulgular. Peer Gynt’in gerçekleştirilmemiş gizilgüçleri onu suçundan ötürü suçlamaya gelirler ve insansal başarısızlığının nedenine işaret ederler:
” Yerdeki Yumaklar”
Biz düşünceleriz.
Bizi düşünmüş olman gerekirdi.
Ayaklarının altında yuvarlanıp dönen
Bizlere yaşam kazandırmalıydın.
Biz görkemli bir sesle doğmuş olmalıydık.
Ama şimdi burada ip yumakları gibi
Toprağa bağlıyız.
“Kurumuş yapraklar”
Biz gizemli sözcükleriz.
Bizi kullanmış olman gerekirdi.
Üşengeçliğin yüzünden
Bize yaşam hakkı tanımadın.
Kurtlar bizi baştan aşağı kemirdi.
Hiçbir meyva artık bizi
Başına taç olarak kabul etmeyecektir.
“Havadaki bir İç çekiş”
Biz şarkılarız.
Bizi söylemiş olman gerekirdi.
Yüreğinin derinliklerinde
Umutsuzluk bizi kırdı.
Uzandık ve bekledik.
“Çiğ Damlaları”
Biz gözyaşlarıyız,
Hiçbir zaman dökülmemiş olan.
Tüm yürekleri ürperten
Sivri buz damlacıkları.
Eriyebilirdik,
Ama şimdi keskin uçlarımız
İnatçı bir yürek içinde dondu.
Yara kapandı;
Gücümüz yitip gitti.
“Kırık Saman Çöpleri”
Biz yapmadan bırakmış olduğun
Güzel işleriz.
Kuşku tarafından boğulan,
Başlamadan önce bozulan.
Yargı gününde
Öykümüzü anlatmak için,
Orada olacağız.
Nasıl hesap vereceksin?
Klasik dönem ve Ortaçağ yazınından 19. yy. sonuna kadar, iyi insan ve iyi toplumun nasıl olmaları gerektiği görüşünü betimlemeye büyük ölçüde çaba harcanmıştı. ……..20.YY. da bu tür görüşlerin eksikliği göze çarpmaktadır. Bu son YY. da ağırlık, insan ve toplumun eleştirel çözümlenmesine verilmekte, insanın nasıl olması gerektiğine dair olumlu görüşler ise örtülü biçimde dile getirilmektedir.
.. Kişiliğin “Üretici Yönlenmesi” bir temel tavrı, tüm insansal yaşantı alanlarındaki ilişki kurma biçimini gösterir. Bu yönlenme, insanın başkalarına, kendisine ve nesnelere verdiği ansal, duygusal ve duyusal yanıtları kapsar. Üreticilik, insanın güçlerini kullanma ve doğasındaki gizilgüçleri gerçekleştirme konusundaki yeteneğidir.
Üreticilik kavramında biz zorunlu olarak pratik sonuçlara götüren etkinlikle değil, ama bir tutumla, insanın yaşama süreci içinde kendisine ve dünyaya karşı yönlenmesi ve tepki biçimiyle ilgileniyoruz. Yani insanın başarılarıyla değil, özyapısıyla ilgileniyoruz.
Üreticilik, insanın kendisine özgü gizilgüçleri gerçekleştirmesi, kendi güçlerini kullanmasıdır. “Güç” nedir? Bu sözcüğün iki çelişik kavramı göstermesi oldukça ironik bir durumdur. …..
Güç= Üstünlük(baskı)anlamında güç = yeteneğin felce uğramasının sonucudur.
Bir şey üstünde güç sahibi olma= bir şeye gücü yetmenin, yozlaşması sonucu ortaya çıkar.
İnsanın güçlerinden üretici şekilde yararlanma yeteneği onun gücü; Bu konudaki yeteneksizliği ise güçsüzlüğüdür. O, us gücü ile olayların yüzeylerinden sızıp özlerini anlayabilir. Sevgi gücü ile bir insanı ötekinden ayıran duvarı yıkıp aşabilir. İmgelem gücüyle ise, henüz varolmayan şeyleri gözünün önünde canlandırabilir; planlar yapıp böylece yaratmaya başlayabilir. İnsan güçsüz olduğu zaman dünyaya olan bağlılığı, başkalarına sanki onlar eşya imişçesine baskı yapmak ve onlar üstünde üstünlük kurmak isteğine dönüştürülür. Üstünlük ölümle, güç ise yaşamla birleşir. Üstünlük güçsüzlükten doğar ve karşılığında onu pekiştirir.
“Gerçekçi”;
Kültürümüzde üretici yeteneğin görece körelmesi çok sık ortaya çıkar. Kişi nesneleri oldukları gibi (Ya da kültürün onların olmalarını istediği gibi) tanıyabilir. Böyle biri, olayların yüzeysel özelliklerine ilişkin görülmesi gereken ne varsa hepsini gören ama yüzeyin derinliklerine sızıp özü görmeye; henüz görünür olmayanı gözünün önünde canlandırmaya gücü yetmeyen tam bir -gerçekçi- dir. O, bütünü değil, ayrıntıları; yani, orman yerine ağaçları gören kişidir. Ona göre gerçeklik (reality) yalnızca o ana dek özdekleşmiş olan tüm şeylerin toplamıdır.
“Gerçekçi” yalnızca nesnelerin yüzeysel özelliklerini görür. O dış dünyayı görüp bu dünyayı anlığında fotoğraf makinasının yaptığı gibi yeniden üretebilir. ve insanlarla nesneleri bu resimde göründükleri gibi yöneterek eylemde bulunabilir. Çılgın veya Nevrotik kişi, gerçekliği olduğu gibi görme konusunda yeteneksizdir. O, gerçekliği yalnızca bir simge ve kendi içsel dünyasının bir yansıması olarak algılar. Gerçekçi de, çılgın da birer hastadırlar. Gerçekçinin hastalığı bir insan olarak kendisini yoksullaştırır. O toplumsal işlevi yönünden gücünü yitirmemiş olduğu halde, gerçekliğe ilişkin görüşü, derinlik ve perspektiften yoksun olduğu için öylesine yozlaşmıştır ki, kendisinden dolaysız verileri yönlendirmesi ve kısa vadeli amaçlar dışında birşey beklendiği zaman başarılı olamaz. “Gerçekçilik” çılgınlığın tam karşıtıymış gibi görünmesine karşın, onun yalnızca tamamlayıcısıdır.
* Üreticiliğin en önemli objesi, insanın kendisidir.
İnsanın duygusal ve zihinsel gizilgüçlerine yaşam kazandırmak, onun özünün doğmasını sağlamak, üretici etkinlik gerektirir. İnsanın öz gelişiminin hiçbir zaman tamamlanamaması, insansal duruma ilişkin trajedinin bir bölümüdür. Giderek, en iyi koşullar altında bile, insanın gizilgüçlerinin yalnızca bir bölümü gerçekleştirilir. İnsan her zaman tam anlamında doğmadan önce ölür.
* Aristoteles’e göre iyi insan, aklının ve ruhunun önderliği altında kendi etkinliğiyle insana özgü gizilgüçlere yaşam kazandıran kişidir.
Spinoza, “Erdem ve güçten aynı şeyi anlıyorum” diyor. Özgürlük ve kutsanmış olma, insanın kendini anlamasından ve gizilgüç olarak sahip olduğu tüm güçleri dışlaştırma çabasından, yani “İnsan doğasına örneğine giderek daha çok yaklaşmasından” oluşur. Erdem, insanın güçlerini kullanmasıyla özdeştir. Gene Spinoza’ya göre, kötülüğün özünde güçsüzlük yatar.
ÜRETİCİ SEVGİ
İnsansal varoluş, insanın yalnız olduğu ve Dünyadan/Doğadan ayrılmış bulunduğu olgusuyla belirlenir. İnsan bu ayrılışa katlanamadığı için, bağlılık ve birliği aramaya zorlanır. İnsan’ın hem yakınlığı hem de bağımsızlığı; başkaları ile birlik olmayı ve aynı zamanda kendi biricikliği ile özelliğini korumayı da aynı anda aramak zorunda oluşu, insansal varoluşun paradoksudur.
Sevgi ve us dünyayı kavramanın iki biçimidir. Biri olmadan diğeri olanaklı değilse de, onlar değişik güçlerin, yani duygu ve düşüncelerin anlatımlarıdır.
İnsan dünyayı zihinsel ve duygusal olarak, sevgi ve akıl aracılığı ile kavrar. Aklın gücü, onun yüzeyden derinlere inebilmesini, objenin özünü kendisiyle etkin bir ilişki kurarak anlamasını sağlar. Sevgi gücü ise ona kendisini bir başka insandan ayıran duvarı yıkıp aşma ve o insanı kavrama olanağını verir.
Sevgi sözcüğünden daha belirsiz ve daha kafa karıştırıcı bir söz daha zor bulunur.
Üretici sevgi – doğru sevgi; ilgi, sorumluluk saygı ve sevilen şey hakkında bilgidir.
Tanrı Yunus’a sevginin özünün bir şey için emek harcama ve bir şeyin büyümesine katkıda bulunmak olduğunu; yani sevgi ile emeğin birbirinden ayrılamayacaklarını anlatır.Yunus’un öyküsü, sevginin sorumluluktan ayrılamayacağını anlatır.
Kimse bir rastlantı sonucu sevilmez. Sevgiyi, insanın kendi sevme gücü üretir. Tıpkı insanın bir şeylere ilgi duymasının kendisini de ilginç kılması gibi. İnsanlar, çekiciliğin özünün kendi sevgi yetenekleri olduğunu unuttukları zaman, çekici olup, olmadıklarını düşünmeye başlarlar. Bir başka insanı üretici olarak sevmek, onunla ilgilenmeyi ve onun yaşamından kendini sorumlu duymayı içerir. Bu ilgi ve sorumluluk onun yalnız fiziksel varlığı için değil, tüm insansal güçlerinin büyüme ve gelişmesi için de söz konusudur. Üretici olarak sevmek, edilgin olmakla, sevilen kişinin yaşamınının seyircisi olarak kalmakla uyuşamaz.
*Nesnel olmak yansızlık değil, varlıklara saygı demektir.
*Tembellik ve etkinlik;
İnsanlığın doğuştan tembel veya etkin olduğu üzerine çeşitli görüşler üretilmiştir. Son birkaç yy. dır batılı insan çalışma ve sürekli etkinliği kendisi için bir saplantı haline getirmiştir. Tembellik etmeye hiç yeteneği kalmamıştır. Ama bu çelişki sadece görünüştedir. Tembellik ve zorunlu etkinlik birbirinin karşıtı olmayıp, insana yaraşır işlevlerin bozulmuş olduğunun iki belirtisidir. Nevrotik bireyde çok kez ana belirti olarak çalışma yeteneksizliği ile karşılaşırız. Uyarlanmış kişi diye adlandırılan insanda ise bolluk ve dinginlikten zevk alamamak ortaya çıkıyor. Zorunlu etkinlik, tembelliğin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Her ikisi de üreticiliğin karşıtıdır.
Üretici etkinliğin sakatlanması ya etkinsizlikle ya da aşırı etkinlikle sonuçlanır. Üretici etkinlik, etkinlik ve dinginliğin uyumlu şekilde yer değiştirmeleriyle belirlenir. Üretici çalışma, sevgi ve düşüncenin olanak kazanması, ancak, insan kendi kendisiyle yalnız ve dingin kalabiliyorsa sözkonusudur. İnsanın kendi kendini dinlemeye gücünün yetmesi, başkalarını dinlemeye gücünün yetmesinin de ön koşuludur. İnsanın kendi kendini iyi tanıması ise başkaları ile ilişki kurmasının zorunlu koşuludur.
HÜMANİST AHLAK FELSEFESİNİN SORUNLARI
Bencillik;Birey eğer üretici bir şekilde sevme gücüne sahipse kendisini de sever. eğer o, yalnızca başkalarını sevebiliyorsa, hiç sevemiyor demektir.Bencil kişilerin başkalarını sevme konusunda güçsüz oldukları doğrudur. Ama onlar, kendilerini sevme gücüne de sahip değildirler.Bencil kişi, kendisini çok fazla değil, çok az sever; Aslında kendisinden nefret eder.
Vericilik;Bencilliğin doğasına ilişkin kuram, psikanalitik deney aracılığıyla nevrotik vericilik örneklerinde doğrulanmıştır. Nevrotik vericilik bunalım, yorgunluk, çalışmada güçsüzlük, sevgi ilişkilerinde başarısızlık ve benzeri belirtilerden sıkıntı çeken pek çok kimsede gözlemlenen bir nevroz belirtisidir. Ama bu olaylarda vericilik yalnız bir nevroz belirtisi olmayıp, çok kez bu belirtiyi gösterenlerin kendilerine övünme payı çıkardıkları bir yapı özelliği de taşır. Verici kişi kendisi için birşey istemez, Yalnız başkaları için yaşar, kendisini önemsememekle de gurur duyar. Mutsuzluk ve doyumsuzluk beklenmedik bir sonuç olarak onu şaşırtır. Analitik inceleme, vericiliğin çok önemli bir nevroz olduğunu, herhangibir şeyi sevme veya ondan hoşlanma gücünün felce uğradığını, içini yaşama karşı bir düşmanlığın bürümüş olduğunu ve çok yoğun bir benmerkezciliğin onda gizlenmiş olduğunu gösterir. Böyle biri, eğer vericiliği de öteki rahatsızlık belirtilerinden biri olarak yorumlarsa, tedavi edilebilir.
Özgeci anne-baba çocuklarının sevilmenin ne anlama geldiğini kendi vericiliği aracılığıyla anlayacaklarına ve karşılık olarak sevmenin ne anlama geldiğini öğreneceklerine inanır. Ama etkisi hiç de beklentilerine karşılık vermez. Çocuklar, sevildiklerine inanan kimselerin mutluluğunu göstermezler; tedirgin , anne-babanın onayını alamayacaklarından korkulu ve beklentilerini yerine getirmek konusunda kaygılıdırlar. Genellikle ebeveynin yaşama karşı duyduğu, kendilerinin tanımaktan çok hissettikleri gizli düşmanlıktan etkilenirler ve sonunda onlar da böyle bir düşmanlıkla dolarlar. Birlikte ele alındığında aşırı verici bir anne ve babanın etkisi, bencil olanlardan farklı değildir. Aslında çok kez daha da kötüdür. Çünkü vericilik, çocukların onu eleştirmesini engeller. Onlara erdem maskesi altında yaşamı sevmemeleri öğretilir. Eğer kendini gerçekten seven bir anne-babanın etkisini inceleme şansına sahip olunursa, bir çocuğa sevgi, neşe ve mutluluk duygularını kazandırmak için, onun kendi kendini seven anne, baba tarafından sevilmesinden başka bir şeye gerek olmadığı görülebilir.
Özçıkar;İnsanın yalnızca bir tek gerçek çıkarı vardır. bu da insan olarak kendisini ve gizilgüçlerini tam anlamında gerçekleştirmektir. İnsan, başka bir insanı sevmek için o insanı ve gereksinmelerini tanımak zorunda olduğu gibi, kendi çıkarlarının neler olduğunu ve bunlara nasıl hizmet edebileceğini anlamak için de kendi özünü bilmek zorundadır.
Son 3 yy. da özçıkar kavramı, Spinoza’nın ” öz çıkar ya da insanın yararını gözetme konusundaki ilgisi erdemle özdeştir. İnsan kendi yararını savsakladığı ölçüde güçsüzdür.” düşüncelerinde sahip olduğu anlamın tam karşıtı olan bir şekilde daraltılmıştır. Bu kavram, özdeksel kazançlar, güç ve başarıya ilişkin çıkarla özdeşleşmiştir. Erdemle eşanlamlı olacak yerde, yenilmesi ahlaksal bir buyruk olan bir şey haline gelmiştir.
Özçıkar artık, insan doğası ve insanın gereksinmeleri ile belirlenmemektedir. Kişisel mutluluk ve haz artık yaşamın erekleri olmaktan çıkmıştır. Sonuçta çağımız insanı, Calvinist öğretinin dinsel anlatımını yadsıdığı halde, içeriklerini benimsemiş ve kendisini Tanrı istencinin değil ama ekonomik çarkın ya da devletin bir aracı haline getirmiştir. O çalışmış, para biriktirmiş ama bunu temelde biriktirdiklerini harcama hazzı duymak , ya da yaşamdan zevk almak için değil, salt biriktirmek, yatırımlar yapmak, başarılı olmak için yapmıştır. Çağdaş insan, kendisini yadsıma ilkesine göre yaşamakta ve asıl ilgisi, gerçekte para ve başarı olduğu halde, kendi adına eylemde bulunduğuna inanmaktadır.
Özçıkar kavramının anlamının bu şekilde değer yitirmesi, “Ben” (Öz) kavramının uğradığı değişme ile yakından ilgilidir. Ortaçağlarda insan kendini toplumsal ve dinsel topluluun bir parçası kabul etmekte, birey olarak ayrışmamaktaydı. Kendi öz-ben-ini bu topluluğa başvurarak algılamaktaydı.
İnsanın kendini birey ve bağımsız bir varlık olarak duyumsama ödevi ile yüzyüze geldiği modern dönemin (Aydınlanma) başından beri , kimliği onun için bir sorun olmuştur. 18. ve 19. yy.da “ben” (Öz) kavramı giderek daralmıştır. Ben’in, sahip olduğu mülkiyet tarafından oluşturulduğu düşünülmüş ve bu “ben” anlayışı “Ben ne düşünüyorsam oyum” dan, “Ben, neyim varsa, neye sahipsem oyum” şekline dönüşmüştür.
Son birkaç kuşakta bu kavram, “Ben olmamı istediğiniz kimseyim” anlamına dönüşmüştür.
Ancak, çağdaş insan , çağdaş “Özçıkarını” izlemekten elde ettiği sonuçlara karşı doyumsuzdur. Başarı dini artık yıkılmaktadır. Toplumsal açık alanlar giderek daralmaktadır. Başarıya tapınmanın kendisi de insanın kendi kendisi olmak konusundaki yokedilmeyen çabasını doyurmakta başarısızlığa uğramıştır.Pek çok imge gibi , bu imge de işlevini bir süre için, yeni olduğu ve yarattığı heyecan, insanın onu gerçekçi olarak düşünmesini engellediği sürece yerine getirmiştir. Ama artık yaptıkları herşey kendilerine boş gelen insanların sayısı gittikçe artmaktadır.
Bu içsel umut kırıklığı ve yeniden değerlendirmeye hazır olma, ekonomik koşullar izin vermedikçe etkilerini pek güç gösterebilirlerdi. Tüm insansal enerjiyi çalışmaya yöneltme ve başarı için uğraşma, modern kapitalizmin görkemli gelişmesinin kaçınılmaz koşullarından biri olarak kabul edilirken öyle bir aşamaya gelinmiştir ki, bu aşamada üretim sorunu gerçekten çözümlenmiş ve artık toplumsal yaşamın düzenlenmesi sorunu insanlığın en büyük görevi haline gelmiştir. Böylece insan, gücünün önemli bir bölümünü yaşama ödevinin kendisine harcayabilir.
VİCDAN
Kutsal Kitap’tan: “Kötülüğü bırak ve iyi şeyler yap. kötülükten tümüyle vazgeç. O yolda düşünüp durma, iyiyi eyle. Yanlış bir şey mi yaptın. Öyleyse onu iyi şeyler yaparak dengele.”
Vicdan, insanın kendi içindeki uyumun bilincidir.
Vicdanımızı dinleyebilmek için kendi kendimizi dinlemeye gücümüzün yetmesi gerekir. İnsanın kendi kendini dinlemesi çok güçtür. Çünkü bu sanat, modern insanda pek ender rastlanan bir yeteneği, kendi kendisiyle yalnız kalabilme yeteneğini gerektirir. Biz, gerçekte “Yalnız kalma” korkusuna kapılmış bulunuyoruz. En sudan ve giderek en iğrenç beraberlikleri, en anlamsız etkinlikleri bile, kendi kendimizle yalnız kalmaya yeğ tutuyoruz. Kendi kendimizle yüzyüze gelme olasılığından korkar gibiyiz. Tanımadığımz birisiyle karşılaşmaktan utanır gibiyiz.
Vicdanımızın sesinin savsaklanması belki belli bir suçluluk veya huzursuzluk bazan da yorgunluk ve kayıtsızlık tepkisiyle karşılanmaktadır. İnsan vicdanının sesinden kaçamaz ve ussalaştıramazsa fiziksel ve zihinsel hastalıklar ortaya çıkar.
HAZ VE MUTLULUK
“Mutluluk erdemin ödülü olmayıp, kendisi bir erdemdir”
Mutluluk ve mutsuzluk gerçekte tüm organizmaya yani kişiliğin bütününe ilişkin durumların anlatımıdır. Mutluluk, canlılığın, düşünme ve duygu yeğinliğinin, insansal üreticiliğin artışı ile mutsuzluk ise, bu yetenek ve işlevlerin azalması ile bağlantılıdır.
Mutluluk, insanın insansal varoluş sorununun yanıtını bulmuş olmasının göstergesidir. Bu yanıt, insanın gizilgüçlerinin üretici bir şekilde gerçekleştirilmesi ve böylece kendi özünün bütünlüğünün korunması, aynı zamanda kendisini dünya ile birlik ve beraberlik içinde duyumsamasıdır. Gücünü üretici bir şekilde harcamakla insan, güçlerini arttırır, yani tüketilmeden yanar.
Fiziksel ya da düşünsel acı insansal varoluşun birer parçasıdır. Onları yaşamaktan kaçınılmaz. İnsanın kendini ne pahasına olursa olsun acıdan koruması ancak tam bir kayıtsızlıkla sağlanabilir. Ama böyle bir kayıtsızlık, mutluluğu ve yaşama gücünü de dışta bırakır. Bu nedenle mutluluğun karşıtı, keder ya da acı olmayıp içsel kısırlığın ve üretici olmayışın sonucu olan bunalımdır.
Mutluluk, insanın en büyük başarısıdır. Çünkü insanın kendisine ve dünyaya karşı üretici bir yönlenmeye kişiliğin bütünüyle verdiği yanıttır. Mutluluk (neşe) yaşama sanatında kısmi ya da tam bir başarının kanıtıdır.
KARAKTER ÖZELLİĞİ OLARAK İNANÇ:
İnanç ruhun doğruladıklarını kabul etmekten;
İnançsızlık ise, bu doğrulamaları yadsımaktan oluşur.
-Emerson-
İnançlar konusunda kuşkuculuk, kesin olarak aklın öneminin gelişmesi ile bağlantılıdır.
Modern insanın özyapısını ve çağdaş toplumsal görünümü kavramak, bugünkü yaygın inanç yoksunluğunun , artık kuşaklar önce sahip olduğu ilerici yönünün bulunmadığının algılanmasına yol açmaktadır. O zamanlar, inanca karşı verilen savaşım, tinsel zincirlerden kurtulma savaşımıydı. Günümüzde ise, inançtan yoksun olmak çok derin bir karışıklık ve umutsuzluğun anlatımıdır.
İnsan inançsız yaşayabilir mi? Süt bebeği annesinin göğsüne güvenle sarılmamalı mıdır? Bizler hepimiz, öteki insanlara, sevdiklerimize ve kendimize inanmamalı mıyız? Yaşam kurallarımızın geçerliliğine inanç duymaksızın yaşayabilir miyiz? Gerçekte inançsız insan kısır, umutsuz ve varlığının özüne işlemiş korkuyla dolu biri haline gelir.
Öyleyse inanca karşı verilen savaşım boş ve usun başarıları etkisiz miydi? Dine geri mi dönmemiz yoksa kendimize inançsız da yaşanabilecek bir yön mü vermemiz gerekiyor? İnanç, zorunlu olarak din ile yazgısını paylaşmak zorunda mıdır? İnanç zorunlu olarak akılcı düşünceye karşıt mıdır?
Ben bu sorunun cevabını, kişiye yanılsamalar olmaksızın gerçeklikle yüz yüze gelme ama gene de inancıyla yaşama gücü veren bir temel tutum olarak yanıtlama girişiminde bulunacağım.
Tevratta kullanılan anlamıyla inanç – Emunah- kararlılık anlamına gelir. Bundan hareketle ,inanç içeriğinden çok, insansal yaşantının belli bir niteliğini anımsamakta
yarar olabilir.
Baskıcı inanç ile, ussal inancı ayırmak gerekir…
Ussal inanç olmadan bir bilim adamı yeni bir buluşu nasıl gerçekleştirir? Bilim tarihi usa ve doğruluk-hakikat imgesine duyulan inanç örnekleri ile tıka basa doludur. İmgeye, varsayıma ve kurama duyulan inanç zorunludur. Bu inanç, insanın kendi deneyiminden, kendi düşünce, gözlem ve yargı gücüne duyduğu güvenden kaynaklanır.
İnanç, insansal ilişkiler alanında her önemli dostluk ya da sevginin gerekli niteliğidir.
Kendimize de bu anlamda inanırız.
Ancak kendi kendisine inancı olan bir kimse, başkalarına verdiği sözü tutma gücüne sahiptir. Çünkü o, gelecekte de bu günkünün özdeşi olacağına ve şu anda umduğu şekilde duyumsayıp eylemde bulunacağına güvenebilir. İnsanın kendine inanması, bir şeye söz verme yeteneğimizin bir koşuludur. Nietzsche’nin işaret etmiş olduğu gibi, insan söz verme yeteneği ile tanımlanabileceğinden, kendisine duyduğu inanç, insansal varoluşun koşullarından biridir.
MORAL GÜÇLER
Mucizeler pek çoktur ve hiçbiri insandan daha olağanüstü değildir.
-Sophocles, Antigone-
İnsan iyi mi yoksa kötü mü?
Kötünün kendine özgü bağımsız bir varoluşu yoktur. Kötü, iyinin eksikliği, yaşamı gerçekleştirmedeki başarısızlığın sonucudur.
Zihinsel sağlık, isteklendiricisi bireyin içinde vardır. Bastırılması bireye karşı çalışan kuvvetli çevresel güçleri gerektirir.
İnsanda yürüme ve devinme hareket gücü vardır. eğer onun bu gücü engellenecek olsaydı bunun sonucunda önemli fiziksel hastalıklar ortaya çıkacaktı. İnsanın sahip olduklarını kullanma ve harcama konusundaki başarısızlığı, hastalık ve mutsuzluk nedenlerini oluştururlar. Bu hem fiziksel, hem ruhsal güçler için geçerlidir. İnsan sevme gücüne sahiptir ve o bu gücünü kullanamazsa, acı duyar.
İnsanın güçlerini kullanmaması mutsuzlukla sonuçlanır.
Her nevroz insanın doğasından gelen güçlerle bu güçlerin gelişmesini engelleyen güçler arasındaki bir çatışmanın sonucudur.
Spinoza : Gerçekte aç gözlülük ve ihtiras birer akıl hastalığı çeşitleridir.
Yıkıcı bireyin, kendi öz varlığını yoketmeye çalışan yıkıcılığının amaçlarına erişmeyi başarmış dahi olsa, mutsuz olduğunu görüyoruz. Bunun tersine, hiçbir sağlıklı insan, onur, sevgi ve yiğitlik örneklerini beğenmekten ve onlar tarafından etkilenmekten kendini alamıyor. Cünkü bunlar onun kendi yaşamının da dayandığı güçlerdir.
BASTIRMA:
Kötü itilimlerin bastırılması, baskıcı ahlakın , erdeme giden en güvenilir yol olarak dayandığı baskı türüdür.
Bir içtepiyi bastırmak, onu bilinçten uzaklaştırmak anlamına gelir; Ancak bu onun varlığını ortadan kaldırmak değildir. Freud bastırılmış içtepilerin birey bunun ayırdında olmasa bile iş görmeyi ve birey üstünde büyük bir etki yapmayı sürdürdüğünü göstermiştir.
EVRENSEL ETİK
Düşünce tarihi doğruluğa, hakikate durmadan artan bir yaklaşmanın tarihidir. Bilimsel bilgi , mutlak olmayıp, en elverişli olan bilgidir.
Her toplumun koymuş olduğu kurallara uyulmasından ve erdemlerine bağlı kalınmasından yaşamsal bir çıkarı vardır. Çünkü toplumun ayakta kalması, bu bağlılığa dayanmaktadır. Örneğin, savaşçı bir toplumda, yiğitlik, kahramanlık; tarımsal işbirliğine dayanan bir toplumda sabır ve yardımlaşma; modern toplumda çalışkanlık gibi.
İnsanlık içinde toplum çıkarının üyelerinki ile özdeş olduğu bir toplumsal düzen başarılamadığı sürece, tarihsel koşulların doğurduğu toplumsal zorunluluklar, bireyin evrensel varoluşu ile çatışacaktır.
GÜNÜMÜZÜN AHLAK SORUNU
Platon/Devlet:
“Filozoflar bu dünyanın devletlerinde kral; ya da şimdi kral, önder dediklerimiz gerçekten filozof olmadıkça; Böylece aynı insanda siyasal güç ve bilgelik birleşmedikçe, kesin bir yasayla herkese yalnız kendi yapabileceğı ve başkasının yapamayacağı iş verilmedikçe ne devletler ne de insan ırkı kötülüklerden kurtulabilir. Öyleyse, bunu gerçekleştirmedikçe bizim devletimizin yaşama ve gün ışığına çıkma olanağı da yoktur”
Günümüzde bir ahlak sorunu var mıdır? Ahlak sorunu tüm dönemler ve tüm insanlar için bir ve aynı sorun değil midir? Gerçekten öyledir. buna karşın, her kültürün özel yapısından doğan özgül bazı ahlak sorunları vardır. Ama, bu özgül sorunlar yalnızca insanın ahlak sorunlarının çeşitli görünümleridir.
Bu sonuç bölümünde genel ahlak sorununun özgül bir yanını vurgulamak istiyorum. Bunun nedeni, kısmen ruhbilimsel görüş açısından bu yanın çok önemli olması; kısmen de insanın güç ve kuvvete karşı tutumu diyebileceğimiz bu sorunu çözmüş olduğumuz yanılsaması içinde bulunduğumuzdan, ondan sakınmaya kışkırtılmakta olmamız..
İnsanın güce karşı tutumu, varoluşunun özkoşullarından kaynaklanır. Bizler, fiziksel varlıklar olarak, güce -doğanın ve insanın gücüne- boyun eğen varlıklarız. Ama zihnimiz güce doğrudan doğruya boyun eğmez. Kabul etmiş olduğumuz doğruluk(Hakikat), inandığımız düşünler, güç aracılığı ile geçerliliklerini yitirmezler. Güç hiçbir zaman doğruluğu çürütemez.
Güç, insanların çoğuna tüm şeylerin en gerçeği olarak göründüğü halde, insanlık tarihi onun tüm insansal başarılar içinde en geçicisi olduğunu kanıtlamıştır.
Gücün felç edici etkisi yalnızca uyandırdığı korkuyla değil, eşit ölçüde örtülü bir vaade de dayanır. Bu vaad, güc sahibi olanların, kendilerine boyun eğer zayıfları koruyacağı türünden bir vaaddir.
İnsanın bu tehdit ve vaad birleşimine boyun eğmesi, gerçek “düşüşüdür”. O, “güç=üstünlüğe” boyun eğerek, kendi gücünü yitirmektedir.Yani kendisini insan kılan tüm yetenekleri kullanma gücünü yitirmekte, usu artık iş görmemektedir. Böyle biri zeki olabilir; kendisini ve nesneleri yönetebilir ama doğruluk (Hakikat) olarak kendisinden üstün olanların doğruluk diye adlandırdıkları şeyi kabul eder. Sevme gücünü yitirir. Çünkü duyguları kendilerine dayandığı kimselere bağlanmıştır. Ahlak duygusunu yitirir. Kendi üstünde güç sahibi olanların seslerini dinleme konusunda öylesine dikkatlidir ki artık kendi sesini dinlemeye gücü yetmez. Bu nedenle, kendi sesi onu geriye, kendikendisine çağıramaz. Gerçekte özgürlük erdemin olduğu kadar mutluluğun da zorunlu koşuludur.
Eğer ahlaklılığın temel koşulu özgürlük, güç karşısında kendi bütünlüğünü koruma yeteneği ise, acaba Batı dünyası kendi ahlak sorununu çözümlemiş midir? Gerçek demokraside erişilmiş olan özgürlük, insanın gelişimi için insanın çıkarları uğruna eylemde bulunduklarına ilişkin bildirileri gözönüne alınmaksızın hiçbir diktatörlükte bulunmayan bir vaadi dile getirir. Ama bu yalnızca bir vaaddir ve henüz yerine getirilememiştir. Bizler kendi ahlak sorunumuzu kendimizden gizlemekteyiz. Böylece, bir diktatör ve onunla işbirliği yapmış siyasal bir bürokrasiye değil, ama pazarın, başarının, kamuoyunun, “sağduyu” nun ya da daha çok ortak sağduyusuzluğun ve hizmetkarı haline geldiğimiz çarkın adsız gücü önünde eğilmekte devam ediyoruz.
Bizim ahlak sorunumuz, insanın kendi kendisine karşı kayıtsızlığıdır. Bu bireyin önemine ve biricikliğine ilişkin duyguyu yitirmiş ve kendimizi kendi dışımızdaki amaçların araçları yapmış olmamız; kendi kendimizi bir eşya olarak görmemiz ve kendi güçlerimizin bize yabancılaşmış olması olgusunda ortaya çıkan bir durumdur.
Bizler, herkesi aynı yol üstünde gördüğümüz için, izlediğimiz yolun bizi amaca götürmesi gerektiğine inanmakta olan bir sürüyüz.
İnsancı ahlak felsefesine göre, canlı olmak, üretici olmak, güçlerini insanı aşan herhangibir amaç için değil, kendisi için kullanmak; varoluşunu anlamlı kılmak, insan olmak demektir. İnsan ülkü ve amacının dışında, bulutların üstünde, geçmişte ya da gelecekte, olduğuna inandığı sürece, hep kendi dışına çıkacak ve mutluluğu bulunamayacağı bir yerde arayacaktır. Böylece o, çözümleri ve yanıtları bulunabilecekleri tek yer, yani kendisi dışındaki her yerde aramayı sürdürecektir.
Derleyen: Nina Bencoya